Çoğu analiste göre ABD Başkanı Donald Trump, Çin'den eli boş döndü. Ben o kanıda değilim. Uluslararası ilişkilere ideolojik değil de jeopolitik mercekten baktığımızda ABD'nin Çin'i çevreleme politikasının giderek sertleştiğini ve sonuç verdiğini görüyoruz.
1955-75 arasındaki Vietnam tecrübesinden dersler çıkaran ABD, aynı anda Çin ve Rusya'ya karşı savaşa girmeme ve bu iki ülke arasındaki ittifakı bozarak birini yanına çekme stratejisi izlemeye başladı. Zira Çin ve SSCB arasındaki ideolojik ayrışma, karşılıklı revizyonizm suçlamaları, sosyalist blok için liderlik yarışı, 1962'de Hindistan ile olan sınır savaşında SSCB'nin Pekin yerine Yeni Delhi'yi desteklemesi, Küba krizindeki farklı tutumlar ve hepsinden önemlisi de 1969'da Zhenbao'daki sınır çatışmaları, iki Marksist-Leninist ülke arasında ayrışmaları oldukça derinleştirdi.
Bu ayrışmayı gören ABD, daha Vietnam savaşı devam ederken Çin'e yanaştı. 1971'de Tayvan yerine Çin'i BM üyesi yaparak Pekin'e yönelik 'detente/yumuşama' stratejisi izledi ve Çin'i Rusya'ya karşı yanına çekmeyi başardı.
***
ABD'nin bu hamlesi 1991'de SSCB'nin yıkılmasıyla sonuçlandı. Soğuk Savaş'tan zaferle çıkan ABD küresel sistemde tek hegemon konumuna yükseldi. Bu dönemde Washington, Asya-Pasifik'teki 'Truva atı' konumundaki Çin'in emeği ve işgücüyle Amerikan sermayesi ve teknolojinin transferine dayalı 'küreselleşme' doktrinini devreye soktu. Bu kapsamda ABD, 2001'de Çin'e en çok tercih edilen ülke unvanını bile verdi.***
Pekin'in Venezuela, İran ve Rusya gibi ülkelerden aldığı ucuz enerji dönemine son veriyor. Bu çerçevede Hürmüz, Hazar, Kafkasya ve Türk dünyası üzerinden Çin'e yönelik jeopolitik ve ticari baskıyı daha da artırıyor. ABD, Atlantik'in iki yakasından yapılan sermaye ve teknoloji transferini kısıtlayarak da Çin'i içeriden kuşatıyor.