Türkiye'nin en iyi haber sitesi

EMRE AKÖZ
EMRE AKÖZ

Aklını soğanla yiyenler

Herhangi bir konuyu, Türklerle tartışmak mümkün değildir. Çünkü analitik bir zihinleri yoktur.
Nesnel olmaları mümkün değildir.
İşin içine mutlaka zevkleri, duyguları, yerel kültürü katarlar.
Geçenlerde hararetle tartışılan "menemen yemeği soğanlı mı olur, soğansız mı" olayında tam da buna şahit olduk. Tartışma geldi 'ben böyle severim'e dayandı.
Halbuki sevmek-sevmemek ayrı bir konu. Zevk meselesi. Peki olayın özü nedir?
Önünüze gelen yemeğe, menemen demeniz için, yumurta, domates, yeşilbiber ve yağ ile yapılmış olması yeterlidir.
"Efendim menemen soğanlı olur" iddiası saçmalıktır. Çünkü soğanlı da olur, peynirli veya sucuklu da olur. Ancak yemeğin temeli, esası, "olmazsa olmaz şekli" yukarıda anlattığım gibidir. Diğerleri çeşitlemedir. Yöre kültürüne veya zevke dayanır. Soğan, menemenin ayrılmaz parçası değildir.
Benim tercihim, eğer kahvaltıda yiyeceksem, menemeni soğansız yapmaktır. Erken kalkarım, sabahın köründe soğan yemek istemem.
Ama pastırmalı veya sucuklu olabilir.
Buna karşılık öğle yemeğinde soğanlı menemene bayılırım. Gayet lezzetli olur. Denememiş olanlara tavsiye ederim. Ancak bunlar benim tercihimdir, zevkimdir.
Doğrusunun bu olduğunu asla iddia etmem.
Özetleyelim:
Menemenin esası, olmazsa olmazı soğansızdır. Tabii aynı zamanda pastırmasızdır veya peynirsizdir.
Siz damak tadınıza göre, soğan veya başka malzemeler katabilirsiniz.
Hepsi pek lezzetlidir.
Not 1: Arşivde Osmanlı belgelerini okuyarak ciddi yemek tarihi yazan çok az tarihçimiz var. Menemen yemeğinin izini sürseler ne güzel olur.
Böylece öğrenebiliriz: Menemenin adı Menemen kasabasından mı geliyor? Köken olarak Rum yemeği mi? (Selanik'te Menemeni semti var mesela.) Yoksa kelimenin aslı, bazılarının iddia ettiği gibi 'melemen' mi?
Not 2: Kimine göre menemen köylü yemeğidir, dolayısıyla soğanlıdır.
Bu iddia doğru olamaz. Çünkü domatesin anavatanı Amerika... Önce Avrupa'ya ve 1700'lü yıllarda Osmanlı'ya geldi. Dolayısıyla Avrupa ile ilişkileri daha fazla olan Levantenlerin ve Rumların, dolayısıyla şehirlilerin yemeği olma ihtimali çok daha yüksek. Bunların hepsi araştırmaya değer konulardır.
Not 3: açıklama yaptı; yöresel yemek kültürlerine bakarak, "Soğanlı da olur, soğansız da" dedi. Kardeşim, onu biz de biliyoruz.
Sen kökenini saptayabiliyor musun; ondan haber ver.

***

Bilge Cruyff 'un kehaneti
Fenerbahçe'nin 12 puan kazanabileceği ilk dört maçta, sadece üç puan toplayarak 13'üncü sırada yer almasıyla üzüntüye boğulan taraftarlar şu örneği dinlesinler:
2003 yılında, Cruyff'un tavsiyesiyle Barcelona takımı hoca koltuğunu Frank Rijkaard'a verdi... İlk yarı berbattı. Ocak 2004'te gelindiğinde Barça, evinde oynadığı dokuz maçtan ancak 10 puan çıkarabilmişti.
Ligde 13'üncü sıradaydı.
Medyaya göre Rijkaard yolcuydu. Yönetim bu kritik kararı tartışırken, büyük otoritesi olan fahri danışman Cruyff ısrarcı oldu: "Merak etmeyin, oyuncular artık sistemi kavradı, galibiyetler başlıyor." Dediği gibi de oldu: İkinci yarıda takım 17 maçtan 14'ünü kazandı. Hiç yenilmedi. Barça, o sezon 'i geçerek ligi ikinci tamamladı. Rijkaard daha sonra iki lig, bir de Şampiyonlar Ligi kupası kazandı.
Kıssadan hisse: Doğru hocaya, doğru oyunculara ve doğru çalışma ilkelerine sahipsen...
Başarı gelecektir. Tek ihtiyacın olan sabırdır.
Not: Bu tip öyküler için Jonathan Wilson'un Futbol Taktikleri Tarihi (İthaki) kitabına bakabilirsiniz.

***

Hiper, mega, ultra enflasyon
'nın I. Dünya Savaşı'ndan sonraki durumunu anlatan hiçbir roman veya inceleme yoktur ki hiperenflasyondan ve altüst olan hayatlardan söz etmesin.
Romanlarda şöyle sahneler vardır: Hikayenin kahramanı tramvaya biner, biletçiye (faraza) 10 mark verir. Üç durak sonra inerken bilet fiyatı 12 mark olmuştur.
Aslında durum daha da vahimdi! Hiperenflasyonun zirve yaptığı 1923 yılında bir ABD doları 4 trilyon markı aşmıştı. (Yanlış yazmadım, 4 trilyon mark.) Para öylesine pul olmuştu ki kışın odunkömür almak yerine, kağıt paraları sobada yakmak daha karlı hale gelmişti.
Biz Türkiye'de bu kadar kötüsünü yaşamadık.
Ancak 1980'deki yüzde 100'ü aşan, bazı aylarda yüzde 130'u geçen rekor enflasyon çok fenaydı. Almanya'da Nazilerin iktidara gelmesine yol açan yüksek enflasyon, bizi de 12 Eylül 1980 darbesiyle vurdu.
Geçenlerde Devlet Başkanı Maduro'nun çağrısını duyunca gülmeden edemedim.
"Yurtdışında tuvalet temizleyeceğinize ülkenize dönün" diye seslenmiş vatandaşlarına...
Çünkü enflasyon yüzde 83.000'i (yazıyla; seksen üç bin) bulunca iki milyon Venezuelalı komşu ülkelere sığındı. Bir milyonu 'ya, 400 bini Peru'ya kaçtı.
Maduro'nun tuvaletten söz etmesi manidar çünkü tuvalet kağıdı karaborsada. tuvalet kağıdı üreten bir fabrikaya el koydu. Oteller müşterilerine "Kendi kağıdınızı getirin" diyor.
1923 Almanyası'na benzer bir durum var ülkede: Defi hacet ettikten sonra tuvalet kağıdı yerine kağıt para kullanmak daha avantajlı.
Hiperenflasyon öyle bir felakettir ki Allah düşmanıma vermesin. Çünkü tek evi yakmaz, bütün mahalleyi tutuşturabilir. Nitekim Venezuela'dan kaçan yüzbinler, komşu ülkelerin ekonomisini bozmaya başladı.
Bütün bunlar olurken mayıs ayında Maduro'nun yeniden seçilmesi de ayrı bir komedi.
Belli ki Venezuela halkının çoğunluğu, sorunu çıkaranın sorunu çözeceğine inanan saftiriklerden oluşuyor.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu'na aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
BİZE ULAŞIN