Yunus Emre'nin yüzyıllar öncesinden gelen bu dizesini düşündüğümde, insanın kendisiyle ilişkisini anlatan daha güçlü bir cümle bulmak zor geliyor. Hepimizin içinde dışarıdan görünmeyen, hatta bazen bizim bile tam olarak tanımadığımız başka bir "ben" var. Peki ya bir sabah uyandığınızda o "ben" yerinde duruyor ama bedeniniz değişmişse? Aynadaki yüz size ait değilse? Arthur Harari'nin yeni filmi İçimdeki Ben de tam da bu huzursuz edici sorunun peşine düşüyor.

Kırkına yaklaşan, içine kapanık fotoğrafçı David Zimmerman ( Niels Schneider), bir partide kalabalığın arasında gördüğü gizemli kadın Eva'yı (Lea Seydoux) takip eder. Birkaç saat sonra gözlerini açtığında ise artık kendi bedeninde değildir. Eva'nın bedeninde uyanır. Sonra aynadaki görüntüsüyle zihni arasındaki çatışmada ruh halini korumaya çalışırken gerçek bedeninin peşine düşer.
Aslında beden değişimi, sinemanın en kullanışlı fikirlerinden biri. Çünkü bir insanı başka bir bedene koyduğunuz anda sadece yüzünü değiştirmiş olmuyorsunuz; cinsiyetini, yaşını, sosyal konumunu ve dünyayla kurduğu ilişkiyi de yeniden yazıyorsunuz. Bu yüzden türün hafızasında Çılgın Cuma var. Jamie Lee Curtis ve Lindsay Lohan'ın başrolde yer aldığı 2003 tapımı film 15 yaşındaki kızı ile yer değiştiren bir annenin eğlenceli hikayesini anlatıyordu. 1988 yapımı Büyük'te Lunaparktaki dilek makinesine büyümek istediğini söyleyen ve bir anda kendini yetişkin bir adam olarak bulan Josh'un hikâyesini izledik. John Malkovich Olmak ise işi daha da tuhaflaştırıp başka bir insanın zihninde yaşama arzusunu, kara mizahla örülmüş bir kimlik oyununa dönüştürmüştü.

AYNADAKİ YABANCI
Yönetmen Arthur Harari, "Başka biri olsaydım nasıl olurdu?" sorusunu soruyor ama cevabı bir dilek gerçekleştirme hikâyesinde aramıyor. Olayın nedeniyle ve nasılıyla da ilgilenmiyor. Kendi bedenine yabancılaşan karakterin keşfini, aklını yitirmeden deneyimini aktarmaya çalışıyor. Bu noktada filmin en önemli yükünü Léa Seydoux taşıyor. Seydoux'nun görevi yalnızca gizemli bir kadın karakter yaratmak değil; o bedenin içinde David'in bilincinin bulunduğu hissini de seyirciye geçirmek. Bunu erkek gibi davranmak gibi kolay ve gösterişli bir oyunculuk numarasına dönüştürmemesi, performansının en güçlü tarafı. Seydoux daha çok karakterin kendi bedenine, aynadaki görüntüsüne ve çevresindeki insanlara duyduğu o tuhaf mesafeden besleniyor.
Bir Düşüşün Anatomisi'nin Oscar ödüllü senaryosundaki başarısıyla geniş kitlelerin tanıdığı Harari, kendi filmlerinde daha çok kesin cevaplardan kaçan, karakterlerini belirsizliğin içinde bırakan bir sinemacı. Bu filmde de kardeşi Lucas Harari'nin grafik romanından yola çıkıyor ve bu belirsizliği filmin temel duygusuna dönüştürüyor. Elbette bu tercih filmin her zaman kusursuz işlemesini sağlamıyor. İçimdeki Yabancı zaman zaman kendi gizeminin içinde fazla dolaşıyor; baş döndürücü olmakla yorucu olmak arasındaki çizgiye yaklaştığı anlar var. Cannes sonrası eleştirilerin de bu konuda ikiye ayrılması şaşırtıcı değil. Filmin atmosferini ve cesur fikrini övenler kadar, hikâyenin giderek ağırlaşan yapısını sorunlu bulanlar da oldu.
140 dakikalık uzun süresi, düşük temposu, durağan sahneleri ve bir yere varamayan finali olsa da film, başka biri olmanın ne kadar korkutucu olabileceğini hatırlatıyor. İçimizde gerçekten bir başka ben varsa, onu ne kadar tanıyoruz? Ve bir gün aynaya baktığımızda karşımızdaki yüz değiştiğinde, içerideki o ben bizi tanımaya devam eder mi? Harari'nin filmi bu sorulara net cevaplar vermiyor. Zaten vermek gibi bir niyeti de yok. Seyirciyi, kendi bedeninin içinde bile yabancılaşmanın mümkün olduğu rahatsız edici düşüncesiyle baş başa bırakıyor.

YILLAR SONRA GÜÇLERİNİ BİRLEŞTİRİYORLAR
Vizyonda önce çıkanlar arasında bir devam filmi var. Bazı devam filmleri, ilk filmin hatırasına yaslanır. Sandra Bullock ve Nicole Kidman'ı 28 yıl sonra yeniden aynı filmde buluşturan Aşkın Büyüsü 2 ise bunu yapmak yerine, aradan geçen yılları hikâyesinin bir parçası hâline getirmeyi tercih ediyor. 1998 yapımı Aşkın Büyüsü, kusurlarına rağmen zamanla sevilen bir filme dönüşmüştü. Türler arasında dolaşan, yer yer tonunu kaybeden bir yapısı vardı. Ailelerindeki bir lanet yüzünden sevdikleri erkekleri kaybeden Owens soyadlı iki cadı kız kardeşin (Sally ve Gillian) hikayesini anlatan filmde Sandra Bullock ve Nicole Kidman'ın Owens kardeşler olarak yakaladığı uyum, filmin bütün pürüzlerinin önüne geçmişti. Yeni filmde de en büyük güç değişmiyor. İki deneyimli oyuncu, karakterlerine sadece yıllar sonra yeniden dönmüş gibi değil, gerçekten o yılları yaşamış ve birlikte taşımış gibi oynuyor. Kardeşlik ilişkisini anlatan sahnelerde filmin duygusal ağırlığını büyük ölçüde onlar taşıyor.

İkili bu kez ailelerinin geleceğini tehdit eden karanlık lanetle yüzleşmek için yıllar sonra yeniden güçlerini birleştiriyor. Bu mücadele hikâyeyi daha geniş bir aile anlatısına dönüştürüyor. Yeni kuşağın katılmasıyla evren büyüyor; Joey King ve Maisie Williams hikâyeye taze bir enerji getirirken, Lee Pace'in varlığı da filmin karanlık atmosferini güçlendiriyor. Dianne Wiest ve Stockard Channing'in dönüşü ise ilk filmin o sıcak ve hafif tuhaf aile havasını yeniden yakalayan en keyifli ayrıntılardan. Filmin zaman zaman en büyük sorunu, aynı anda çok fazla şeyi anlatmak istemesi. Büyü, romantizm, aile sırları ve geçmişle hesaplaşma arasında gidip gelirken hikâye yer yer dağılma eğilimi gösteriyor. Ancak yönetmen Susanne Bier, özellikle karakterler arasındaki duygusal bağlarda filmin kontrolünü yeniden ele almayı başarıyor. Neticede Aşkın Büyüsü 2, ilk filmin kült statüsünü birebir yeniden yaratmaya çalışan bir devam filmi değil. Daha olgun, daha duygusal ve aile fikrine daha fazla yaslanan bir hikâye anlatıyor. Bunu yaparken de iki başrol usta oyuncunun sırtına dayanıyor.