Sinemacı ve yazar Kürşat Saygılı ile TK yayınlarından çıkan 'Kendine Ait Bir Film' kitabını konuştuk. Kitapta, günümüzde bağımsız film yapabilmenin zorluğundan bahseden Saygılı, şunları söyledi: "Kitap aslında şu soruyu soruyor: Bağımsız film nedir, bağımsız film nasıl olmalıdır? Sektörde köklü bir ayrım var; bir yanda ana akım, gişe filmi dediğimiz yapımlar, öte yanda bağımsız film, yani sanat filmi denen alan. Asıl mesele ise şu: Bağımsız filmler gerçekten bağımsız mı? Hollywood stüdyo filmlerini düşünelim. Bunlar stüdyoda, platoda çekilen; senaryosunda, rejisinde söz ve hak sahibi belirli insanların bulunduğu, ticari kaygılarla şekillenen yapımlar. Sonra İtalya'da yeni gerçekçiler çıkıyor, 'Biz hayatın gerçekliğini kaydedeceğiz' diyorlar. Ardından Fransız Yeni Dalgası geliyor, başka ülkelerde başka yeni dalgalar doğuyor. Bunların ortak noktası, sinemaya sanat olarak bakan; estetik ve felsefi kaygılar taşıyan bir tavır. Hollywood bu farklı sesleri hep bastırdığı için, bu akımlar kendini ilk kez duyurma şansı buluyor."

'BAĞIMSIZ OLMAK ZOR'
Saygılı'ya bağımsız film yapanların geldiği noktayı sorduğumda ise şunları söyledi:
"Kapitalizm kabuk değiştirince 'başka ulusların, başka kimliklerin sesini de duyurmak zorundayız' anlayışı yerleşiyor; bu değişimle birlikte bağımsız film, artık uluslararası film festivallerinin şekillendirdiği bir alana dönüşüyor. Bugün büyük film festivallerine, Venedik'e baktığımızda gördüğümüz şey Oscar'dan çok farklı değil. Böyle bir ortamda 'bağımsız olmak' diye bir şey zaten mümkün değil. Günümüzde bağımsız sinema yaptığını söyleyenlerin çoğu bir şekilde sponsorlara bağlı; festivallerin senden belli beklentileri var."

Saygılı'ya Türk yönetmenleri sorduğumda ise şunları söyledi:
"Bizim yönetmenlerimiz için de durum farklı değil. Bu, Türk sinemasının uluslararası başarısıyla ilgili bir mesele değil; Berlin, Venedik gibi festivallerin politize olmasıyla ilgili bir mesele. Onların beklentisini karşılıyorsan ödülü alıyorsun."
Sanatçıların politikadan kendilerini ayıramayacağını da söyleyen Saygılı, sözlerine şöyle devam etti:
"Aslında biz, istesek de istemesek de politik figürleriz. Bir söz söylemeye başladığın anda politik bir varlığa dönüşüyorsun. Sert anlamıyla politikanın içine girmesen bile söylediğin söz politiktir; bunu filmin görselleriyle de, diyaloglarıyla da yapabilirsin. Bir film çekerken, ister istemez içinde bulunduğun atmosferin filmini çekersin. Mesela Emin Alper'in ödüllü filmi Diyarbakır'da geçiyordu. Aynı hikâyeyi Balıkesir'de anlatsaydı, aynı ödülü alır mıydı? Sanatçı halktan koptuğunda da ilginç bir şey oluyor. Burada Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Doğu-Batı sentezini hatırlamakta fayda var: Ne Batı, ne Doğu."

Kitapta aydın meselesine de değinen ve Müge Anlı'nın, ülke sosyolojisini Nuri Bilge Ceylan filmlerinden çok daha iyi anlattığını söyleyen Saygılı'ya bu saptamasını sorduğumda ise şunları söyledi:
"Müge Anlı programlarında, Nuri Bilge Ceylan'ın filmlerine kıyasla çok daha güçlü bir sosyolojik açılım yapıyor bence. Nuri Bilge, Türkiye'ye biraz turist bakışıyla bakıyor; ülkenin sosyolojisini tam yansıtmıyor. Oysa Anlı'nın programları, anlattığı hikâyeler üzerinden Türkiye sosyolojisini çok daha ilginç ve gerçekçi bir şekilde ortaya koyuyor."

'ÖZGÜN YÖNETMEN AZ'
Son olarak da Türk sinemasının geldiği noktayı sordum. Türk sinemasında üretim sorunu olduğunu belirten Saygılı sözlerine şöyle devam etti:
"Şunu görmek gerekiyor: Türk sinemasında gerçekten bir üretim sorunu var, bu yıllardır dile getiriliyor. Yönetmenler uzun süre 'film yapamıyoruz' diye yakındı; ama bu imkân doğduğunda, aslında bunu söyleyenlerin çoğunun elinde pek de bir şey olmadığını gördük. Bir de özgün bir bakış açısına sahip yönetmen sayısı gerçekten çok az; geri kalanların büyük kısmı taklitten ibaret."