Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Seçimler sonrasında anayasanın koyduğu kırk beş günlük sınır içinde herhangi bir hükûmet modeli üzerinde uzlaşma üretemeyen Türkiye siyaseti bir kez daha önemli bir başarısızlığa imza atmıştır. Burada başarısızlığın partilerden bağımsız olarak "siyaset sınıfı"na ait olduğunun vurgulanması gereklidir. Sınıfta kalan, söz konusu sınıfın yönettiği tüm "siyaset"tir.
Dolayısıyla kalın kırmızı çizgilerinden taviz vermeyen, hamaset vurguları güçlü mega söylemlerinin gerçeklik ve toplumsal taleplerle ilişkisini sorgulamayan ve kendilerini desteklemeyen kesimlerin taleplerini kavramakda fazlasıyla zorlanan siyaset yapıcıları yeni bir başarısızlığa imza atmışlardır.

Siyaset sınıfı "bilinci"

1908 sonrasında siyasal partilerin örgütlenmesi ve gerçek anlamda seçimlerin yapılması bürokrasi ile "siyaset sınıfı"nın ayrışması sürecini başlatmıştır.
Takrir-i Sükûn sonrasında yirmi yıllık bir paranteze alınan bu süreç çok partili yaşama geçişle birlikte yeni bir ivme kazanmıştır. Buna karşılık sürecin tamamlandığı ve ortak aidiyetlerinin bilincinde olan siyaset yapıcılardan oluşan bir "siyaset"in şekillendiğini savunmak zordur.
Max Weber yaklaşık bir asır önce sadece "siyaset için yaşamayan" bunun yanı sıra "yaşamını siyaset ile sağlayan" bir profesyonel siyasetçi sınıfının doğduğu tespiti yapmıştı. Bu sınıfın üyeleri "siyaset"i şeref için yapan geçmiş dönem aristokratları ya da devlet vazifesi olarak ifa eden bürokratik kadrolardan farklı nitelikler taşımakla kalmayarak değişik yaklaşımlarına karşılık ortak bir bilinç geliştiriyorlardı.
Fransız siyaset bilimci Georges Burdeau ise Weber'in tespitinden kırk yıl sonra bir adım daha ileri giderek "siyaset sınıfı"nın üyelerinin partileri aşan ortak nitelikler geliştirdikleri bu nedenle de "siyasal seçkinlik" ile "siyaset sınıfı" üyeliği arasında ciddî bir farklılık olduğunu vurgulamıştır.
Bu değerlendirmeler çerçevesinde ele alındığında "siyaset sınıfı" çağdaş siyasetin çarpıcı gerçeklerinden birisidir.
Burada önemli olan, Burdeau tarafından da dile getirildiği gibi, değişik idealleri benimsemelerine karşılık aynı sınıfın üyeleri olarak değişik ortak paydaları paylaşan profesyonel siyasetçilerin varlığıdır.
Bunun doğal sonucu "siyaset sınıfı" üyelerinin ortaklıklar üzerinden siyasal alanı sahiplenmeleri, farklı vizyon ve idealleri savunmalarına karşılık siyaseti işlevselleştirebilmeleridir.
Yaşadığımız son örneğin de ortaya koyduğu gibi bu Türkiye'de geçerli olamamakta, siyaset ancak "kazananın hepsini alması," kaybedenlerin ise marjinalleştirilmesi yoluyla işletilebilmektedir.
Bu gerçekleşmediğinde ise siyaset tıkanmaktadır.
Sadece yakın geçmişe bakıldığında siyaset sınıfı sadece 7 Haziran seçimlerinden sonra hükûmet kuramayarak değil toplumun ezici çoğunluğunun ülkeye giydirilmiş deli gömleği olduğu yargısını paylaştığı bir anayasa yerine otuz yılı aşkın süredir özgürlükçü bir toplumsal sözleşme yapamayarak da ortaya koymuştur.
Benzer şekilde 1980 öncesinde cumhurbaşkanlığı seçiminde siyaseti işletemeyen siyasetçiler aynı alanı sahiplenmelerinin gerekliliğini ancak Hamzaköy ve Zincirbozan askerî tesislerinde kavrayabilmişlerdir.
Bu örnekleri modern anlamda siyasetin toplumumuzda başladığı döneme kadar giderek çoğaltmak mümkündür.
Burada Marksistlerin işçi sınıfı için kullandıkları bir kavramdan yararlanarak varolanın bir "bilinç" sorunu olduğu ileri sürülebilir. Türkiye siyasetinin önemli bir zaafı "siyaset sınıfı" üyelerinin değişik ideal ve vizyonlar benimsemelerine karşılık ortak bir alanı sahiplenme ve siyaseti işletme zorunda oldukları bilincinden yoksun olmalarıdır.

Nedenler

Siyaset sınıfının söz konusu bilinci geliştirememesi ve siyaseti işletememesinin yapısal nedenleri bulunmaktadır.
Bunlardan birincisi siyasetteki güçlü "kimlik" vurgusudur.
Siyasal alanın "kimlikler" çerçevesinde parsellenmesi ve partilerin değişik kimliklerin sözcülüğü vazifesini yerine getirmesi fazlasıyla "ötekileştirici" ve çatışmacı bir siyaset yaklaşımının benimsenmesine yol açmaktadır. Bu nedenle pek çok toplumda önemli bir ortak payda olan "siyaset sınıfı üyeliği" arka plana itilmekte ve önemini kaybetmektedir.
Siyaset sınıfının ortak bilinç geliştirmesi önündeki ikinci temel engel mega söylemlerin yaygınlığıdır. Siyaseti tarihin derinliklerinden ebediyete giden büyük "dâvâ"ların aracı haline getiren bu söylemler kimlik vurgularının gerçekleştirdiğine benzer bir ayrışmanın yaratılmasına neden olmaktadır. Böylesi söylemler doğaları gereği kalın kırmızı çizgiler de üretmektedirler.
Siyasal partilerin ideolojik tercihlere dayanan programlara sahip olmaları, değişik vizyon ve gelecek tasavvurlarını sahiplenmeleri doğaldır. Ancak "siyaset" ideoloji ve tasavvurlar çerçevesinde toplumu şekillendirme gayreti olduğu kadar toplumsal talepleri cevaplandırmanın da aracıdır. Türkiye'de siyaset kavramsallaştırılırken ağırlığın güçlü biçimde "yüksek siyaset" olarak tanımlanabilecek birinci yoruma verilmesi "siyaset sınıfı" üyeleri arasında ortak noktalar bulunmasını güçleştirmektedir.
Siyasetçilerin kökleri tarihin derinlerine giden "büyük dâvâlar"ı temsil ettiklerini düşünmeleri onların "gereğinde taviz vererek toplumsal talepleri cevaplayabilme" yeteneğini fazlasıyla törpülemektedir.
Bu ikisi kadar belirleyici olmayan bir diğer neden de Weber'in 1918 yılında öngörmediği bir gelişmenin Türkiye'de diğer toplumlara göre çok daha güçlü biçimde yaşanmasıdır. Ülkemizde Weber'in varsaydığı gibi "profesyonel siyasetçiler"den ziyade "parti bürokratları"ndan oluşan bir "siyaset sınıfı" oluşmuştur.
Parti bürokratlarının, oligarşinin tunç kanununun son derece güçlü biçimde hissedildiği örgüt yapıları üzerinde kurduğu egemenlik "ortak siyasal alan" yaratılması ve bunun sahiplenilmesini güçleştirmektedir. Değişmeyen parti bürokratları "uzlaşmama" temelli bir siyaset anlayışının sürdürülmesinde önemli rol oynamaktadır.
Bu nedenlerle "siyaset yapımı" toplumumuzda mutlak, paylaşılmayan "iktidar" ile özdeşleştirilmiş durumdadır.
Siyasetçiler bir "sınıf"ın üyeleri olarak alanlarını sahiplenememekte, onu beraberce yönetememekte ve siyaseti "iktidar icraatı"na indirgemektedirler.
Bu çerçevede değerlendirildiğinde Türkiye'de ötekileştirdikleri diğer örgütlenmeler ile herhangi bir ortaklıkları bulunmadığını düşünen, alanına yönelik aidiyet ve bilinç geliştiremeyen "siyaset sınıfı" süregelen bir başarısızlık sergilemiştir.
Bunun bir partinin değil bir "sınıf"ın başarısızlığı olduğu ve Türkiye'yi siyasetin iktidar yaratma dışında işletilemediği bir topluma mahkûm ettiği unutulmamalıdır.
Söz konusu sınıfın üyeleri ile siyasal partilerin yapısal nedenlerini vurgulamaya çalıştığımız bu başarısızlığı görmeleri ve ona çâreler üretmeleri zorunludur.
Bu ise ancak "siyaset sınıfı" üyelerinin anılan bilinci geliştirmesi ve alanlarına sahip çıkmasıyla mümkün olabilecektir...

Alanına yönelik aidiyet ve bilinç geliştiremeyen ve onu beraberce yönetemeyen "siyaset sınıfı"nın süregelen başarısızlığına çâreler üretmesi zorunludur

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu'na aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
YAZARA MAİL GÖNDER
BİZE ULAŞIN