Türkiye'nin, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ne altı adet F-16 Fighting Falcon göndermesi, Doğu Akdeniz'de yeni bir tartışmayı da beraberinde getirdi.
Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi kararı "gerilimi artıran bir adım" olarak nitelendirirken, bazı Avrupa başkentlerinden de benzer eleştiriler geldi. Oysa bu gelişme, uluslararası hukukun ve adadaki statükonun temelini oluşturan garantörlük düzeni hatırlandığında çok daha farklı bir çerçevede değerlendirilmelidir.
Malumunuz Türkiye, 1960 Garanti Antlaşması uyarınca adadaki üç garantör devletten biridir. Bu antlaşma, yalnızca Kıbrıs Cumhuriyeti'nin anayasal düzenini korumayı değil, aynı zamanda adadaki iki toplumun güvenliğini garanti altına almayı da amaçlar. Ki tarih bize bu düzenlemenin neden gerekli olduğunu net biçimde göstermiştir.
1960'ların başından itibaren Kıbrıslı Türkler sistematik saldırılarla karşı karşıya kalmış, nihayetinde 1974'te Yunanistan destekli darbe girişimi adayı tamamen farklı bir yola sürüklemiştir.
Türkiye'nin müdahalesi ve sonrasında oluşan düzen, Kıbrıs'ta kan dökülmesini durduran bir denge yarattı. Bugün adada yarım asrı aşan bir çatışmasızlık hâli varsa, bu büyük ölçüde caydırıcılık sayesinde mümkün olmuştur.
Dolayısıyla Türkiye'nin askeri varlığı ya da zaman zaman gerçekleştirdiği askeri konuşlandırmalar, bir "yayılma" politikası değil, mevcut dengeyi korumaya yönelik güvenlik tedbirleridir.
F-16'ların gönderilmesi de bu bağlamdadır; Doğu Akdeniz'de artan askeri hareketlilik, enerji rekabeti ve bölgesel gerilimler düşünüldüğünde Türkiye'nin garantörlük sorumluluğu çerçevesinde caydırıcı bir kapasite bulundurması son derece doğaldır.
Nitekim garantörlük mekanizması yalnızca kâğıt üzerinde var olmak için değil, gerektiğinde güvenliği sağlayabilecek gerçek bir kapasiteyle desteklenmek için oluşturulmuştur.
Kısacası, mesele yalnızca altı savaş uçağından ibaret değildir. Asıl mesele, Kıbrıs'ta yarım asırdır korunan kırılgan dengenin sürdürülmesidir.
Türkiye bu dengeyi sağlayan üç garantör devletten biridir ve bu rolünü yerine getirirken uluslararası hukukun kendisine tanıdığı hakları kullanmaktadır. Bu gerçek göz ardı edildiğinde yapılan değerlendirmeler eksik kalacaktır.