On dört yıl önce "Muhafazakâr erkek tipolojisi" başlıklı bir yazı yazmıştım. Kendisine el uzatmayan kadınlara el uzatan, seküler kadın arkadaşlarıyla sarılarak selamlaşan, Cuma'dan Cuma'ya secdeye varan, fakat sabahtan akşama Müslüman kadınların giyimi üzerinden "yozlaştık, azizim" muhabbeti yapan bir tipolojiden söz ediyordum. Altı yıl sonra aynı satırları yeniden alıntılamak zorunda kalmıştım. Bugün, on dört yılın ardından, tarif ettiğim şey artık bir sapma değil, bir norm.
Bu yazıyı, başörtüsü mücadelesinin parçası olmaktan gurur duyan bir tanık sıfatıyla yazıyorum aslında ve bizden çok farklı şartlarda örtüyle ilişkilenmiş genç kızlarımıza gecikmiş bir hakkı teslim etmek zorunda hissediyorum: Yirmi yaşında bir kız, hayatının en yoğun görülme baskısı altındaki yıllarında, ziynetini saklamak için gündelik bir mücadele veriyor. Ancak onu en çok yoran şey ne piyasa ne de reklam; başörtüsünün bağlanışını, mantosunun boyunu, renginin fazla dikkat çekip çekmediğini ölçen dindar erkeğin bakışı.
O bakışı adlandırmak gerekir. Sartre'ın "başkasının bakışı" dediği şey, insanı özne olmaktan çıkarıp nesne konumuna düşüren bir işlemdir; bakılan kişi kendisini bakanın gözünden görmeye başlar. Laura Mulvey 1975'te bu işlemin kadın bedeni üzerindeki özel biçimini tarif etti: kadın, seyrin nesnesi olarak, "bakılasılık" hâlinde kurulur. Bu isimlere Batılı oldukları için değil, bugün içinde yaşadığımız bakış rejimini kuran medeniyeti tarif ettikleri için başvuruyorum. O rejim çoktan bizim de normumuz hâline geldi maalesef.
Asıl mesele şu: tesettürlü kızın eteğini ölçen göz ile onu vitrinde meta olarak kuran göz iki ayrı göz değildir. Aynı optiktir. İkisi de kadını evvela bir yüzey, bir görüntü, bir gösterge olarak kurar; ikisi de onu bedeninin dış hattına indirger. Aralarındaki tek fark işaretin yönüdür: Biri daha çok görünmesini, diğeri daha az görünmesini ister. Fakat ikisi için de kadın, hakkında hüküm verilecek bir imgedir.
Tesettür ise tam olarak bu denklemin reddidir; görünmenin var olmaya eşitlendiği bir dünyada bakışa teslim olmamanın adıdır. Onu bir denetim çizelgesine çevirdiğinizde, reddettiği rejimi kendi elinizle geri kurmuş olursunuz.
Bu itirazın tutarlı olabilmesi için önce kendi kavramımızı da yerine oturtmamız gerekir. Tesettür, başa bağlanan bir örtüden ibaret değildir; hayatın tamamını kapsayan ontolojik bir hakikatin mütemmim cüzüdür. Örtülen şey sadece saç değil, mahremdir; evin içi, nikâhın içi, kederin, servetin, ibadetin içi... Bugün yatak odasını, düğün gecesini, çocuğunun uykusunu kameraya açan Müslüman fenomen çiftler gerçeği tam olarak bunun çözülmesidir ve buna mahremiyet ihlali olarak itiraz etmek zorundayız. Başı örtülü, hayatı açık bir Müslümanlık doğru değildir. Kumaşın metrekaresini ölçmek ise bu çözülmenin yanında ne kadar telaşlı olursa olsun o kadar tâlidir.
Üstelik bu ölçme faaliyetini yürüten erkeğin kendi hayatı çoktan sekülerleşmiştir. Tüketim alışkanlığından iş ahlâkına, giyiminden kadınlarla kurduğu temasa kadar seküler emsalinden farkı kalmamıştır. Başı açık kadınlarla evliliklerin yaygınlaşması da bu sürüklenişin sebebi değil, semptomudur. Burada suçlanan hiçbir kadın yoktur; suçlanan, kendi hayatında hiçbir bedel ödemediği hâlde bedelin tamamını genç kızlara fatura eden erkektir.
On dört yıl önce yazdığım gibi "muhafazakâr" kimliğinin korunaklı sularında yüzmeye devam ettiği için iğneyi kendine batırma ihtiyacı bile duymamaktadır.
Oysa büyük cihad nefse karşıdır ve nefsin en zarif kaçış yolu, imtihanı başkasının bedenine havale etmektir. Toplumsal iyinin aynasını daima kadına tutmak, o aynaya kendisi bakmak zorunda kalmamanın en ucuz yoludur.
Bu çağda örtünmeyi seçen genç kızlar bir arıza değil, bir direniştir. Onları ölçmeyi bırakıp kendi muhasebesine dönmek, dindar erkeğin en gecikmiş borcudur. Yarası olan gocunabilir.