Türkiye'nin en iyi haber sitesi

İBRAHİM ALTAY

Anlatmasam içime dert olur!

Hatırat insanın kendi hikayesiyle başa çıkabilme yollarından biridir. Kimi zaman bir itirafnamedir. Kimi zaman tarih mahkemesine sunulmuş bir savunma gibidir. Kimi zaman yazarın kendisiyle kimi zaman da başkalarıyla hesaplaşmasıdır. Kimi zaman aklamak kimi zamansa karalamak için yazılır.
Elbette hatırat her zaman iz ve ses bırakma arzusunun bir eseridir. Yoksa kimse oturup yazmazdı, değil mi? Benimle birlikte ölmesin, kaybolmasın, yok olmasın, unutulmasın, farkına varılsın kaygısının neticesidir bir bakıma.

Kanaatimce hiçbir zaman asıl mesele olup bitenleri aynen olup bittikleri gibi kayda geçirmek değildir. Zaten bu hem imkansız hem de sıkıcıdır. İmkansızdır çünkü bir insanın hayatı mütemadiyen başka insanların hayatı çerçevesinde şekillenir. Oysa, aynı hadiseyi yaşayan insanların o hadise hakkındaki kanaatleri asla birbirinin aynısı değildir... Kurosava, Rashamon filminde bunu harikulade bir hikaye ile anlatır.
Düşünün, onlarca yıl sürmüş bir ömür bir ya da birkaç cilde nasıl sığabilir? O halde ne yapmalıyız? Seçerek anlatmalıyız. Neyi anlatacağımıza olduğu kadar neyi anlatmayacağımızı da seçmeliyiz. Bazen de neyi ne kadar anlatacağımızı seçmeliyiz. O üzülmesin, bu kırılmasın, öbürüne ayıp olmasın, demeye başladığınızda yazdığınızın ne kadar hatırat olduğu tartışmalı hale gelir.

Öte yandan bu konuda son derece gaddar davrananlar vardır. Artık hayatta olmayan, kendisini savunamayacak olan insanları bir kez daha öldürüp, yerin altından çıkamasın diye üzerine kürek kürek toprak atanlar. Mina Urgan'ın Necip Fazıl hakkında anlattıkları mesela. O hayatta iken asla yazılamayacak olanlar.

BİZİM HİKAYEMİZ
Nasıl yazılmış olursa olsun her bir hatırat bir hakikatin ifadesidir. Fakat, unutmayalım, hakikat genellikle yazarın bizi ikna etmeye çalıştığı fikir ile aynı değildir. Çünkü bütün hatıratlar aynı zamanda birer versiyondur. Hele hele yaşayan tek tanığı yazarın kendisi olan delilsiz mesnetsiz anlatımlar... Bunlar anıları yeniden tertip etmek ve baca temizlemek için kaleme alınmışlardır.

Hatırat yazan kişi sadece kendi başından geçenleri anlatmıyordur. Anlatılanların kahramanı olmasak bile hatıratların hemen hepsi "bizim" başımıza gelenler hakkındadır. Zamana direnmeyi başaran hatıratlar kolektif hafızanın bir parçası haline gelir ve tarih anlatımına mesned teşkil eder. Fakat temkinli olmak gerekir. Çünkü her yazı bir inşa çabasıdır.
Hatıratlar bir çarpıtmaya dönüşebilir. Sadece zayıf bir hafızayla değil, öfkeyle ve intikam alma duygusuyla yazılmış olabilirler. Yarbay Şefik'in Enver Paşa'yı ve Sarekamış Harekatı'nı anlatan meşhur hatıralarında olduğu gibi. Özellikle bizde aslında çok mühim bir insan olduğu halde hak ettiği değerin kendisine bir türlü verilmediği zannına kapılmak suretiyle şekillenmiş, muarızlarına had bildirme ve onları tahkir etme maksadı taşıyan hatıratlar mevcut ve meşhurdur.

İTİRAF VE JURNALLER
Hatıratın en sahici damarlarından biri "gecikmiş iç konuşmalar"dır. Tolstoy'un İtiraflarım'ı gibi. Kimi zaman yazar için hatıratını yazmak bir varoluş mücadelesine, daha doğru bir ifadeyle "vasıtasına" dönüşür. Anlatmak zorunda hisseder. Başka türlü geçmeyecektir kalbindeki çarpıntı. Başka türlü hafifleyemeyecektir kelimeler, anılar ve duygular tarafından çepeçevre kuşatılmış yüreği. Yazmak ve kurtulmak ister.
Bunun tam tersi de mümkündür. Kurtulmak için değil, kurtulmamak için, kazanmak ve kalıcı hale getirmek için yazmak. Kaybolan zamanın peşine düşüp onu geri çağırmak... Cemil Meriç'in Jurnaller'inde olduğu gibi... Meriç'in derdi kendini kaydetmek değildir. Entelektüel iklimi, düşünce dünyasını, çağın hafızasını tasvir etmektir.

Hatıratlarda tartışılan hususlardan biri de mahremiyet meselesidir. Hatırat söz konusu olduğunda özel hayatın sınırları nerede başlar ve nerede biter? Tarihe ve topluma mal olmuş şahsiyetlerin özel hayatı var mıdır? Kafka'nın yayınlanmasını asla istemediği günlüklerinin ölümünden sonra basılması gibi ya da başka bazı hatıratların kimi bölümlerinin sansürlenerek yayımlanması bu soruyu sık sık gündeme getirir.
Bir hatıratın değerini belirleyen şeyler nelerdir? Ne zaman yazıldığı mı? Yazarın kimliği mi? Anlatılan olaylar mı? Açıkladığı sırlar mı? Bu ve benzeri özellikler elbette önemlidir, fakat benim için bunlar kadar önemli olan bir başka husus da hatıratın edebi değeridir. Çünkü okur için nasıl anlatıldığı, ne anlatıldığından önemlidir. Hele ki edebiyatta hatırlamanın çoğu zaman yeniden yazmak ve kurgulamak olduğunu bildiğinizde.

Sabah.com.tr Uygulamamızı İndirin

Uygulamalara Özel Ayrıcalıkları Keşfedin!
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
SON DAKİKA