Christopher Nolan yazın vizyona girecek Odyssey filminin ilk fragmanını yayınlayınca tartışmalar başladı. Fragmanda, yani filmde kullanılan kostümler, silahlar, araçlar ve eşyalar detaylı bir şekilde incelendi; pek çoğu dönemin ve kitabın ruhuna uygun bulunmadı. Soru şuydu: Nolan, Homeros'un kitabından neleri almış, aldıklarını nasıl yorumlamıştır. Bütün uyarlamalarda olduğu gibi.
Robin Hood, romancı Walter Scott tarafından 'uydurulmuş' ve sinemacıların ellerinde miri mal haline gelmiştir. Yaşadığı dönüşüm ise şaşırtıcıdır. Çekilen onlarca dizi ve filmde arz-ı endam eden Robin'lerin hiçbiri diğerine benzemez. Sadece görüntüleri değil motivasyonları da değişir. Son filmlerinden birinde kahramanımız Britanya'ya özgür irade hatta fikir ve ifade özgürlüğü getirmeye çalışıyordu. Bir tarihçi için bu welbette 'anakronik sapma'dır, ama filimciler için öyle değildir.
Walter Scott'ın Robin Hood'u kendisinden ilham aldığı iddia edilen adamlarla gerçek hayatta karşılaşsaydı muhtemelen hiçbirini tanımazdı. İşin püf noktası da zaten burada. Bu şahısların gerçek hayatta karşılaşma imkan ve ihtimali yok. Peki bu durum onların gerçekliğini şüpheli hale getirir mi? Bu sorunun cevabı gerçeklikten ne anladığınıza bağlı.

YÖNETMENİN HİKAYESİ
Sinema adını verdiğimiz sanat esasen hikaye anlatmaktadır. Bir hikâye anlatıcısının kendisinden önce anlatılan hikayelere kayıtsız kalması, onları bilmemesi, onlardan etkilenmemesi düşünülemez. Özellikle zamana direnip klasikleşmeyi başarmış olan hikayelere... Ancak bu sayede eserinizin neye benzediğini ve neye benzemediğinizi anlayabilirsiniz ki bu da hikaye anlatıcılığında başarılı olmak için mutlaka dikkat etmeniz gereken bir husustur.
Hayat mütemadiyen değişen şeylerle, pek değişmeyen şeylerin bir birleşimidir. Hikayelerin zamana direnmesini sağlayan da bu birleşimi anlayabilmiş olmalarıdır. Kim tarafından yazılmış olursa olsun bazı hikayeler unutulup giderken bazılarının neredeyse tarih haline gelmesi ve anonimleşmesi de bu yüzdendir.
Elbette bütün hikayeler yeni anlatıcıların elinde değişir. Her anlatım hikâyeyi yeniden yorumlar ve her anlatıcı onu kendi hikayesi haline getirir. Mevzu sinema olduğunda bu son tahlilde yönetmenin kendisidir.

YENİ BİR FORM
Sinema 19. yüzyılın sonlarında doğduğunda yapımcılar ve yönetmenler ellerinde hazır proje dosyalarıyla bekliyor değillerdi. İnsanlığın sözlü ya da yazılı kültürüne yaslanmak zorundaydılar. Sinema, edebiyatın hikaye birikimini ödünç alıp onu imajlar kullanarak yeniden üretti.
Dramatik yapı, olay örgüsü, diyalog yazımı, hatta sahneleme gibi konularda edebiyattan yararlandı ama onu kendi algoritması içinde yeni bir forma kavuşturmak zorundaydı. Görsel anlatım için gerekli olan frekans ve ritim farklıydı. Metindeki bazı unsurlar görsel anlatım için sıkıcı bulunuyordu. Bazı unsurlar ise yetersiz. Bu yüzden sinema ve diziler hikayeleri alıp, çapaklarını temizleyip, çıkıntılarını törpüleyip yeniden paketlediler. Gözlerimizi sayfalardan ayırıp ekranlara çekmeyi başardıklarına göre bu konuda epey iyi bir iş çıkardılar.

ROMAN DEĞİL SENARYO
Ulaşım, iletişim ve bilişim alanındaki dönüşümleri de arkasına alan senaryo aritmetiği zamanla romanı ve ondan kaynaklanan hayal gücünü yendi, desek haksızlık etmiş olmayız. Filmler ve diziler hikaye anlatımının temel ilkelerini belirler hale geldi. Günümüzde roman yazarlığının senaryo yazarlığının fazlasıyla etkisinde kaldığını gözlemliyoruz. Dan Brown bunun en başarılı örneklerinden biridir mesela.
Romandan sinemasal bir sürükleyicilik beklenmeye başladı. Heyecan ve gizem unsurları iyice ön plana çıktı. Hikayeler sahnelere ve sekanslara bölünerek yazılmaya başladı. Kısa bölümler, hızlı geçişler, "olay"ın merkezileşmesi hep bu etkinin tezahürleri olarak görülebilir.
Ülkemiz açısından baktığımızda ise şöyle bir sonuçla karşılaşıyoruz: Türk edebiyatı en iyi hikaye anlatıcılarından pek çoğunu sinema ve dizilere kaptırdı. Her yıl onlarca sinema filmi ve televizyon dizisi çekiliyor. Bu diziler dünyaya ihraç ediliyor. Bu sayede iyi bir senaryo yazarı aylarca hatta yıllarca çalışarak yazacağı bir romandan kazanacağı parayı birkaç haftada, birkaç bölüm dizi senaryosu yazarak kazanabiliyor. Senarist olmak, romancı olmaktan çok daha cazip hale geliyor.

KAYNAK DEĞİŞMEDİ
Yine de bunu mümkün kılanın edebiyat olduğunu unutmamak gerekir. Halit Refiğ hayatta iken kendisinden Devlet Ana'nın yazılış öyküsünü dinlemiştim. Kemal Tahir bu eserini aslında öncelikle senaryo olarak kaleme alıyor ve Halit Refiğ tarafından çekilen Kuruluş dizisi böylece vücuda geliyor.
Cumhuriyet'in kuruluşunu anlatan ve Cihan Ünal'ın başrolünde oynadığı Küçük Ağa dizisinin de Tarık Buğra'nın aynı adı taşıyan romanından mülhem olduğunu bilmeyen sanırım yoktur. Son elli yılda çekilen Battal Gazi, Köroğlu gibi filmlerin hatta Diriliş gibi dizilerin kök hikayeleri kaynağını hep menkıbelerden alır.
Aşk-ı Memnu, Yaprak Dökümü, Hanımın Çiftliği Fatmagül'ün Suçu Ne, Kurt Seyit ve Şura gibi uyarlandıkları eserlerin adlarını doğrudan alan diziler olduğu gibi Bir Zamanlar Çukurova gibi evren kurarken yararlanılan (Orhan Kemal) ya da Ezel gibi kahramanın yolculuğunu tasarlarken ilham alınan (Alexandre Dumas) eserler de hayli fazladır.
Neticede önemli olan halen hikayenin kendisidir. Hikaye denince son dönemde yazdıkları geniş kitleler tarafından sevilen ve takip edilen isimlerden biri Gülseren Budayıcıoğlu'dur... Masumlar Apartmanı, Kırmızı Oda, Camdaki Kız gibi eserleri çok izlenen dizilere dönüştürülen Budayıcıoğlu'nun bir diğer kök hikayesi son haftalarda ATV'de reyting rekorları kırıyor. Bu da hikayenin önemini gösteriyor. Anlatıldığı yer, anlatım biçimi, anlatırken kullanılan vasıtalar değişebilir fakat nihayetinde anlatılan hikayedir.