Sözlüğün talihsizliği, bir kelimeyi açıklamak için başka kelimelere muhtaç olmasıdır. Elbette onları anlamak için de başka bazı kelimeler...
Sonsuz gibi görünen bir döngü, bir nevi fasit daire...
Polonius sorar: "Elinizde ne var efendimiz?" Hamlet cevap verir: "Kelimeler, kelimeler, kelimeler..."
Bu kelimelerden bazıları öteden beri ilgimi çeker. Melal kelimesi mesela... "Melali anlamayan nesle aşina değiliz", amenna. Fakat melal kelimesine aşina mıyız acaba?
Sözgelimi, nedir melal ile hüznü birbirinden farklı kılan şey; Türk Dil Kurumu melal kelimesini açıklarken hüzün kelimesini ve her iki kelimeyi açıklarken de 'üzüntü' kelimesini kullandığı halde...

NE HÜZÜN NE DE KEDER
Yaban romanında ne diyordu kahramanımız Ahmet Celal: "Melalimizi avutmak için bin türlü eğlence, bin türlü zevk icat ettik." Tek bir insandan değil, bir muhitten; tek bir duygudan değil bir halden bahsediyor adeta. İnsanı kuşatan bir muhitten, onu da kuşatan bir hayat tarzından ve onun doğurduğu kalıcı bir halden...
Hayat deyince Halit Ziya'nın meşhur romanına Mai ve Siyah adını veren melali hatırlamamak olmaz: "Hayat, daima o mavi hayallerin siyah bir melale dönüşmesiyle geçiyordu."

Huzur romanında bu defa bir şehir çıkıyor karşımıza: "İstanbul, bütün o gürültüsüne rağmen, derin bir melalin şehridir." Ahmet Hamdi'ye bir mim koyalım, çünkü "Huzur'u yazdığı halde huzur bulamayan" yazar acaba ne bulmuştur diye düşündüğümüzde benim aklıma hep 'melal' gelir.
Reşat Nuri'nin Bir Kadın Düşmanı romanındaki Sara karakterini Ziya Bey'in gözünden anlatırken kullandığı ifadeye dikkatinizi çekerim: "Gözlerinde, dünyanın bütün acılarını görmüş, yorulmuş ve bu yüzden bir melale bürünmüş bir ifade vardı." Yani melal 'bürünülen' bir şeydir. Fakat hüzün acaba öyle midir?
Yakup Kadri'ye müracaat edelim. Hüküm Gecesi'nde Ahmet Kerim adlı meslektaşımızı anlatırken kullandığı ifade son derece sarih: "Yüzünde yavaş yavaş bir melal beliriyordu; sanki bir devrin sonu, bütün ihtişamıyla birlikte onun ruhunda sona eriyordu."

Baştaki sorunun cevabını ararken Peyami Safa yetişiyor imdadıma. Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'nda adını vermediği kahramanı, yani kendisini anlatırken kullandığı ifade çok çarpıcıdır: "İçimde tarif edemediğim bir melal vardı; ne bir hüzün ne de bir keder, sadece bitmek bilmeyen bir yorgunluk."
Bu cümleyi okuduğumda Arşimet gibi yerimden fırlıyorum. "İşte" diyorum, "Buldum aradığımı." Melali hüzünden ve kederden ayıran şeyin ne olduğunu.
MÜŞAHHAS BİR MESELE
Şimdi de hüzün cephesinde dolaşalım bir müddet. Yaprak Dökümü'nde geçen şu ifade mesela: "Ailemizin dağılışı, içimde öyle bir hüzün bıraktı ki, sanki bahardan sonra gelen bir kış gibiydi." Adalet Ağaoğlu'nun Bir Düğün Gecesi'ni anlatırken yaptığı betimleme de öyledir: "Bu düğün, aslında bizim hayallerimizin cenaze töreniydi. İçimde tarifsiz bir hüzünle, o eski zamanlara veda ediyordum."

Sevdalısı Hatçe'nin trajik ölümünün İnce Memed üzerinde bıraktığı tesir hüzündür: "Memed'in gözlerindeki hüzün, toprağın kuraklığından daha derin, daha yakıcıydı."
Hüzün deyince elbette Kürk Mantolu Madonna'yı ve Raif Efendi'yi hatırlamamak olmaz: "Bu hüzün, benim yalnızlığımı giyinen en güzel elbisedir."
HALLER İÇİNDE BİR HAL
Dikkatinizi çekti mi bilmiyorum; hüznün temelinde daima ona sebep olan, gözle görülür bir hadise vardır. Aile dağılmıştır, sevgili ölmüştür, kahramanımız imkansız bir aşka tutulmuştur, bir akrabamız kaybolmuştur; o kızı alamamış, o gemiyi kaçırmışızdır. Yani bu müşahhas bir meseledir. Oysa melal mücerrettir. Şahsın ruhuna işlemiş, içinde bulunduğu şartların bir neticesi olarak tezahür etmiş, izahı hüzün kadar basit olmayan daha kalıcı bir haldir. Usanma halidir, bıkma halidir. Neredeyse bir pes etme ve vazgeçme halidir; yani varoluşsal bir yorgunluktur. Bu zaviyeden baktığımızda bir neslin melale aşina olmasını beklemek en hafif tabirle insafsızlıktır. Bilmiyorum, acaba psikologlarımız melali nasıl tarif ediyorlar? Tükenmişlik sendromu ya da uzun bir depresyon bu hali anlatmaya kifayet eder mi?
O MAHUR BESTE
Ahmet Hamdi'ye dönecek olursak... Çağdaş edebiyatımızda melali en güzel anlatan yazar odur. Huzur romanındaki Mümtaz, melalin ete kemiğe bürünmüş halidir. Mümtaz'ın üzüntüsü kişisel bir üzüntü veya keder değildir. Tek bir hadiseden neşet etmiş değildir. O bir dönemin ve bir medeniyetin karmaşık ve yorgun ruh halini yansıtır. Fakat kanaatimce Tanpınar'ın hiçbir kahramanı bu hususta Mahur Beste dinlerken başka bir insana dönüşen Behçet beyin eline su dökemez. Ne demek istediğimi anlamak istiyorsanız mahur makamının nasıl bir makam olduğunu tetkik etmenizi rica ederim. Behçet beye bakınca görürüz ki Ahmet Hamdi dahil melale düşmüş bir adamın huzuru bulması imkânsız değildir. Moda tabirlerle söyleyecek olursak, insan melaliyle dahi barışabilir ve hüznünü dahi sevebilir. O da başka bir yazının konusu olsun.