İlber Ortaylı'nın ardından her ağzını açan söze aynı kalıpla başlıyor.
Keşke İlber Hoca daha çok çalışsaymış... Popülerleştiği son 20 yılını daha akademik takılarak geçirseymiş...
Gel de gülme.
Bu ne özgüven arkadaş?
Adam daha ne yapsın?
Yirmili yaşlarının başında girdiği akademide arı gibi çalışmış, genç yaşında en iyi okullarda en iyi hocalarla teşriki mesaisi olmuş, onlarca kitap yazmış.
60'ından sonra vites değiştirmesi, bilgisini, derin perspektifini daha popüler mecralarda paylaşması da bir kayıp değil. Aksine bu tercih, Ortaylı gibi bir cevherin yalnızca dar bir alanda değil kitleler tarafından da tanınmasını sağladı.
Kaldı ki entelektüel bir makine midir ki hep aynı ritimde ve düzlemede üretsin.
Muazzam bir hafızaya sahip olan, öğrenerek karnını doyuran İlber Hoca da konuşurken, gezerken, diyalog kurarken kendini yeniden üretiyordu. Hocayı nevi şahsına münhasır kılan da çoğu gencin yakalamayacağı temposu ve kendine özgü yaşamıydı.
Kamusal alan onun dinamosuydu.
Evet, popülerleşmenin, merkeze gelmenin ve o pozisyonda kalma motivasyonunun dehayı körelttiği tezi büyük oranda doğrudur.
İlber Hoca da bilgisinden ziyade şöhretinden faydalanmak için çevresini saranların sığ telkinleriyle zaman zaman siyaseten doğruculuk tuzağına düştü.
Düşmeyen mi var?
Önce aynaya sonra neticeye bakmak lazım.
İlber Ortaylı kendince kurduğu denge sayesinde, Osmanlı'ya dair resmi söylemi ezberlemiş kesimleri bir nebze de olsa sorgulamaya itti.
Güdükleştirilmiş, köksüzleştirilmiş bir tarih anlatısıyla özgüveni iğdiş edilen insanları, geçmişini sahiplenmenin vereceği özgüvenle tanıştırdı.
Tanıştığı herkeste bir iz bıraktı.
Pek çok kişiye öğrenmenin tadını hissettirdi, yol gösterdi, yaşama dair farklı bir pencere açtı.
Farklı bir renkti.
Yüzleri güldürdü.
Her şeyden öte asıl zor olanı başardı; geride hoş bir seda bıraktı.