Bugün sanat tarihi yazımında yol ayrımını geçeli, dönemeçleri alalı çok oldu. Şimdilik çok farklı bir yerde duruyoruz. Neredeyse bütün sanat tarihi eğitiminin bile baştan ayağa değiştiği bir aşamadayız

Bugün biraz değişik bir konuyu ele alalım: sanat tarihi ve bizdeki durumu.
Türkiye Batı tarzında resim yapmayı yaklaşık 150 yıl önce öğrenmeye başladı. Çeşitli zaman, akım ve bilinç çelişkileriyle bu 'öğrenme dönemini' 2000'lerin ortasına kadar sürdürdü. O tarihten sonra Batıyla, Batı görsel bilinci ve pratiği ile önemli örtüşmeler, çakışmalar gerçekleşti.
Bizatihi bu durumun kendisi bizim görsel bilincimizin kendisine özgü tarihini ve zihin yapısını ortaya koyar. O zaman biraz ileri gidip bir parça akademik bir kavram kullanalım ve diyelim ki, üretilen görsellik aslında bir zihinsel durumun, tabiriyle söyleyelim, epistemolojinin sonucu ve uzantısıdır.
Bu gerçek 1980'lerde kavrandığı için 'bir tek' sanat tarihinin olamayacağı, soyut, yani her şeyden arınmış ve oluşumları teknik meseleler ve çözümlemeler etrafında ele alan ve anlatan bir sanat yazımının olamayacağı ortaya çıktı. Doğal bir netice olarak her kesim kendi sanat tarihini yazmaya başladı.
O dönem kadın çalışmalarının, sömürgecilik sonrası dönem incelemelerinin, Oryantalizm araştırmalarının, madunluk (subaltern) çalışmalarının, queer kuramının yükseldiği dönemdi. Elbette bu açılımlar sanat tarihinin yazımını doğrudan etkileyecekti. Böylece Winckelmann-Wölfflin-Bruckhardt-Panofsky çizgisindeki sanat tarihçiliği sonuna geldi.
Bir boyut daha ekleyeyim bu anlatıma.
Aynı dönem doğrudan doğruya tarih yazımını dönüştürdü. Nedeni modernliği kavrayışımızn farklılaşmasıydı. Modernliğin getirdiği gelecekçi, lineer, ereksel ve yerine göre de aşkınsalcı tarih yazımı anlayışı yerini farklı kabullerin biçimlendirdiği yeni bir anlatıma bırakıyordu.

HEYECAN VERİCİ BİR NOKTA

Böyle bir ortamda bizim üniversite yıllarında okuduğumuz standart sanat tarihi kitapları hızla aşıldı. Amerikan üniversitelerinde neredeyse 10 yıllar boyunca birbiri ardınca kuşaklar yetiştiren, benim de okuduğum, Honour ve Fleming metni de, Arnason metni de yerini sayısız yeni kitaba bıraktı. Bunlar eleştirel sanat tarihi metinleriydi. Ayrıca da 'görsel kuram'ı öne çıkaran, sanatı bahsettiğim yeni toplumsal oluşum ve kabuller içinde ele alan çalışmalardı.
Benim açımdan en dikkat çekici olanı, bizzat birlikte olduğum ve 'rahle-i tedrislerinden geçtiğim Yves-Alain Bois, Benjamin Buchloh, Hal Foster ve Rosalind Krauss tarafından yazılmış Art Since 1900'dür.
Kaldı ki bu grup 1980'lerden itibaren çok etkili olmuş October dergisi etrafında sadece sanat tarihinin değil, doğrudan sanatın da yeniden tanımlanmasına yol açmışlardı. Ben de Sanatsal Gerçeklikler, Olgular ve Öteleri isimli kitabımda bulunan bir makalede bu sanat tarihi-sanat sosyolojisi-sanat felsefesi bağlamındaki tartışmayı daha o yıllarda Hacınikola'nın bir yapıtı vesilesiyle irdelemişti.
Demek 1990'ların başı... Sonra da bu meselelerin başka boyutlarını ele aldığım Türkiye'de Görsel Bilincin Oluşumu isimli kitabı yazdım.
Uzun sözün kısası bugün sanat tarihi yazımında yol ayrımını geçeli, dönemeçleri alalı çok oldu. Şimdilik çok farklı bir yerde duruyoruz. Neredeyse bütün sanat tarihi eğitiminin bile baştan ayağa değiştiği bir aşamadayız ve elbette heyecan verici bir nokta bu.
Bütün bunları Burcu Pelvanoğlu'nun İstanbul Artnews'un kasım sayısında yazdığı 'Türkiye'nin Sanat Tarihi 'kitap'laşabildi mi' başlıklı yazısını okuyunca düşündüm. Pelvanoğlu, hayır, 'kitaplaşamamıştır' diyor.
Anladığım kadarıyla başlangıçta dile getirdiğim dinamiklerden habersiz. Bu kardeşçiğimiz anlaşılan belirttiğim bilinçsizlikle malul olduğundan konuyu zaten sanat tarihi yazımından soyutlayıp daha tehlikeli bir noktaya taşıyor: kitaplaşmak!
Yani hayli 'sistemik' bir tutum takınıyor ve metni bağlamın ötesine geçirme, onun üstünden aşırmayı tercih ediyor. Oysa gene 80'lerde bu tür çalışma zeminlerinde hayli popüler olmuş Bu Sınıfta Bir Metin Var mı? (Is There a Text in This Class) kitabından ve dolayımından haberdar olsaydı sorusunu biraz daha farklı soracaktı, eminim.

BAŞTAN AŞAĞIYA YANLIŞ!

O habersizlik içinde bazı isimler sayıyor, kitaplarına değiniyor. Bunlar Türkiye'deki 'sanat tarihi'ni 'konu edinen' erken 'kitaplar'.
En yenisi bu durumda Sezer Tansuğ'un 1980'lerin ortasında yazdığı kitap oluyor. (Hemen belirteyim ilk cilt diyeceğim yapıtı bütün zaaflarına rağmen çok önemlidir.) Sonrakiler pek öyle genellemeci çalışmalar değil.
Daha ziyade tekil tarihsel monografiler. İşte Çalıkoğlu'nun tanıklıkları, Duben'in editörlüğündeki kitap, bazı monografiler, Altındere-
Evren çalışması. Nihayet benim Türkiye'de Çağdaş Sanat 1980-2000 kitabım.
Belirteyim: olması gereken Türkiye'de de olmuştur. Büyük, kapsamlı, geniş, bütüncül sanat tarihi kitaplarından monografilere, dönemleri konu edinen yazımlara geçilmiştir.
Bu hegemonik, emperatif sanat tarihinden mikro sanat yazımına geçiştir. Sanat tarihi bu çalışmaların toplamı olacaktır. İleride.
Evet, bilgi eksiklerine, perspektif bulanıklığına, maksadını yeterince tayin edememekten kaynaklanan tutarsızlıklara rağmen iyi kötü muhafaza ettiği serinkanlılığını o noktada yitiriyor ve ansızın araya bir polemik cümlesi sıkıştırarak benim kitabımı "baştan aşağı yanlışlarla dolu" diye nitelendirip "saymıyorum bile" diye bir kenara bırakıyor.
Tabii ki, bir kitap 'baştan aşağıya' yanlış olamaz, hele o kitap hiç. Bir kere burada bir 'hassasiyet' var. Nedenini bilemem. Ama bir anımsatmada bulunayım. Galiba Pelvanoğlu'nun akademik dereceleri de var. Dolayısıyla akademik/analitik bir tutumun ne olduğunu bilmelidir. Böyle bir değerlendirmede bulununca onu açıklamak gerekir. Böyle, eski tabirle, 'ceffelkalem' yazınca bu dediğim gibi o 'nesnel' tutumdan çıkar iş bilemediğim başka duyguların tutsaklığı anlamına gelir.
Hemen yanıtlayayım: bir kitapta maddi hata olmaması gereken bir şeydir. Ama varsa belirtilir.
Yazar da teşekkür eder yeni baskıya düzeltir. Geçelim.
Gelelim asıl meseleye: kitabı 'saymamaya'.
O da bir tutumdur ve her tutum gibi bir ifadeye sahiptir, bir şeyleri işaret eder. Demek ki, Pelvanoğlu benim yapmak istediğimi kavrayamamış.
Anlıyorum. Eski ekol bir yazım arıyor, bekliyor. Oysa bu kitap, yeni süreçte bir girişimdir.

KİTAPLAŞMAMIŞTIR O TARİH
İlk defa bir kitap vurguladığım kültürel, sosyal, politik kesitlerle sanatsal oluşumları, belli disiplinlerin verimini de kullanarak, bir arada düşünmeyi önermiştir. Bana göre başarmıştır da. Her yazım gibi o da zihinsel, ideolojik yönsemelere, tercih ve tutumlara sahiptir.
Hatta o yanıyla gene bütün kitaplar gibi yazarını da aşar. Ama bu yeni basımlarda daha da geliştirilmeyecek demek değildir. (Nitekim Pelvaoğlu'nun da katkısının bulunduğu son bir kitapta benim de çok beğendiğim ve yıllarca derslerde kullandığım Edward Lucy Smith'in kitabındaki yöntem benimsenmiş, toplumsal, siyasal olaylar ve teknolojik gelişmeler tarih anlatımına eklenmiş. Ne güzel...) Doğrudur, kitaplaşmamıştır o tarih. Kitaplaşamazdı da! Sanatın kendisinin olup olmadığının sorgulandığı bir ortamda ve tarih içinde arşiv, bellek, bilgi gibi maddi unsurların namevcut olduğu bir süreçte kim o tarihi tanıklıklar ve şahsi müşahadeler dışında yazacaktı? Edebiyat tarihinin, mimarlık tarihinin veya tiyatro tarihinin olmadığı bir zeminde sanat tarihinin 'tam' olması nasıl beklenebilirdi?
İkincisi, şu: Pelvanoğlu'nun vahim hatası sanat tarihinin eksikliğini yaratan zihinselliğin, tarihselliğin üstünde düşünmemesi. Düşünseydi, o eksiği epistemolojik pozisyonun yarattığını görecekti. Resmi tarihin pasının, kirinin temizlenemediği, monist ve metafizik/ romantik bir anlatımın hakimiyetinin kırılamadığı, Akademi eğitiminin tahakkümünün mutlak olduğu bir tarih, kendi içinden kendine rağmen 'kitaplaşacaktı' öyle mi?
O tarih şimdi yazılacak. Onu da Pelvanoğlu'nun yazısında değindiği akademik çalışmalar yazacak. Yeni çalışma alanlarının sınırları genişledikçe mesela Kültürel çalışmalar çok daha zengin ve verimli bir bakış açısı sağladıkça yepyeni tarih yazımlarıyla karşılaşacağız.
Nitekim şimdi yazılan katalog yazılarında (gereksiz bilgiçlikler bir yana bırakılırsa) pekala güçlü bir çizgi yakalanmıştır.
Pelvanoğlu yazısını 'sanat tarihinin henüz yazılmamış olduğunu kabul etmek gerekiyor' gibi 'sihirli' bir cümleyle bitiriyor. Sanki yazıldığını söyleyen varmış ve sanki bu çok yeni, önemli, büyük bir saptamaymış gibi. Bunun 'tam nedenini' önümüzdeki ay örneklerle açıklayacağını söylüyor.
Yazsın elbette. Bekliyoruz. Bu yazısı bana gene yazacak bir şeyler bulacağımı söylüyor...

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu'na aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
YAZARA MAİL GÖNDER
BİZE ULAŞIN