Türkiye'nin en iyi haber sitesi
HASAN BÜLENT KAHRAMAN

Bir hayat Paris

Bir yandan müze-şehir olarak eski Paris’in, 19. yüzyılın başkenti Paris’in reklamı yapılıyor bir yandan da Amerikanlaşıyor Paris. Bunu kendilerine özgü büyük estetik birikimlerinin içinden yapmaları görmezden gelinmeyecek bir marifet olsa bile durum bu!

17 Mart 2016
Kim derdi ki, daha önce başka anılarımın olduğu ve hep karşıdan baktığım, önünden geçtiğim bu otelde gelip bir gün kalacağım? Penceresinden görünen o iki muhteşem kafeyi izleyeceğim. Bu bana 40 yıl sonra Paris'in bir armağanı. Aslında zor bir şey değildi, bunu her zaman yapabilirdim ama nedeni başka. Daha önce iki başka muhteşem kafeye bakan otel(im)den vazgeçemiyordum. Neticede, hayatımın son 40 yılı bu dört kafeyle yazılmıştır. Sokağa çıkıyorum. İnsanı boğacak kadar ışıklı bir gün. Gökyüzü, tertemiz, ferah, sonsuzca mavi üstümüzde. Sağıma bakıyorum o kafelerden birine geçmek için. Bulvar sonsuza uzanıyor. İki yanında ağaçlar. Henüz yapraksızlar. Onları asıl böyle severim: çok daha grafikler! Fakat soğuk. Sert mi sert bir poyraz, karayel esiyor. Gene de ışık işte; Goethe'nin son sözü: Biraz daha ışık. Benimse ilk sözüm. Bambaşka bir Paris bu. Kafelerin önünde askerler bekliyor. Nazım Hikmet "Paris yanıp yıkılmadan..." demişti. Galiba Paris epey yanıp yıkıldı. 1970'leri anımsıyorum. O yılların gözde bir ikilisi vardı, gazeteci-yazar: Dominique Lapierre- Larry Collins. Onların 68 Mayıs'ını anlatan Paris Yanıyor mu kitabını okumuştum bir solukta, diğerleri gibi. Eski-yeni mahallemdeki o güzel, tanıdık, rahat, eşsiz derecede anlayışlı, dikkatli, hassas servisin olduğu lokantada yemek yerken aklımdan bunlar geçiyor ve evet diyorum, Paris yanıyor. Ama bu 'yangın' benim için çok farklı. Yıllardır izliyorum, gözlemliyorum Paris'in gitgide bir Amerikan şehrine dönüştüğünü. Bu defa daha da çarpıyor gözüme. Tahammül edilmez boyutlara gelmiş iş. Yıllarca gittiğim yoksul kafe şık şıkıdım, masif ahşaplarla kaplanmış, pırıl pırıl cilalı koltuklara kavuşmuş, tuvalete bile asansörle inilen bir yere dönüşmüş. En basit kafede 'Japonez' tabaklarda geliyor önünüze fukara ay çöreği. Disko müziği çalıyor, müzik çalmamakla maruf, meşhur Paris kafesinde. Anlaşılan, o yalnız, suskun, kendi halindeki eski Paris'i bulmak gerek. Eski Paris... Yahya Kemal bile yıllar sonra gittiği Paris için yazdığı şiire bu adı vermedi mi? Değişen, eskiyen insanın kendisidir diyeceğim ama hiç de öyle değil. Village Voice, nefis, İngilizce kitap satan, dükkandan öte bir edebiyat merkezi olarak çalışan yerdi, kapandı. La Hune muazzam bir kitapçıydı, şimdi fiyakalı kitaplar satan bir yere dönüştü. (Neyse ki, Sayfaların Köpüğü hâlâ bir 'kitapçı' ve ah o sıradan kitapların estetiği bin yılda öğrenilmiş nefis baskıları...) Daha neler neler sayabilirim böyle. Fakat diyecek bir şeyim yok. Turizm ve küreselleşme her şeyi yiyor, her şeyi kendi bildiği hale dönüştürüyor. Sadece kahvaltıdan sonra uğradığımız Palette eski, yıpranmış dokusuyla içimi açıyor. Ama daha fazla dayanmasının olanaksızlığını görüyorum. Etrafta küçücük, hala 'artisanal' şeyler satan dükkanlar. Bu sıcağa hangi kar dayanır?... Bir yandan müze-şehir olarak eski Paris'in, 19. yüzyılın başkenti Paris'in reklamı yapılıyor bir yandan da Amerikanlaşıyor Paris. Bunu kendilerine özgü büyük estetik birikimlerinin içinden yapmaları görmezden gelinmeyecek bir marifet olsa bile durum bu! Neyse, gene de Paris orada duruyor. Paris, bir hayat. Bir hayat Paris. Yemesi, içmesi, yaşaması ile, muhteşem vitrinleriyle, tepeden tırnağa işlenmiş dokusuyla, insanlarının kentli davranışıyla Paris bir hayat. Muazzam bir hayat. Kent bu demek.

19 Mart 2016

Kiki Smith
Yaşayan en büyük kadın sanatçılardan biri. Sergisini açmak için heyecanlanıyorum. Dün buluştuk. Amerikalı. Babası kuşağının en önemli sanatçılarından, Minimalizmin kurucularından kabul edilen Tony Smith. Kardeşi de sanatçı. Annesi operacı. Ama o babasının büyük heykellerinden çok farklı işler yaptı. Duvar heykelleri, çizimler, resimler, fotoğraflar. Şimdi onları İstanbul'da göstereceğiz. Çok yavaş bir kadın. Her şeyi uzun uzun düşünüyor. Kılı kırk yarmasını anlıyorum. Fakat bu yavaşlık benim gibi canı tez birini zorluyor. Amerikalı olmanın getirdiği anlayış, kulak verme, olumlulukla değerlendirme de olmasa her şey daha zor ilerleyecek. Ama alabildiğine büyük bir kibarlık, nezaket, incelik içinde yapıyor işini. Her şeyi çırılçıplak, tepeden tırnağa istediği biçimde, apaçık söylüyor. Ben de öyle birisi olduğumdan ikimiz de mutluyuz. Akşama yemeğe davet ettim. Geldi. Yeni evlenmiş. "60 yaşımda evlendim" dedi. Şaşırtıcı ama gece boyu gülerek, eğlenerek evliliğini konuştuk desem yeridir. Yüzüklerini bile gösterdi. Ansızın çocuklarım oldu dedi, eşinin eski çocuklarından söz etti. Sıkıldım ama 60 yaşında o mertebede bir kadın sanatçının bu duyarlılığını, heyecanını izlemek ilginçti. Çıkınca, St Germain kilisesinin karşısındaydık, oraya gidip mum yakıp "Meryem Ana n'olur evliliğimi kutsa, lütfen, lütfen diyeceğim" dedi, iki elini birleştirdi, Hıristiyan usulü dua eder, dilek tutarken yapıldığı gibi... Güldüm tabii.. Bakalım nasıl karşılanacak bu eşsiz sanatçının yapıtları İstanbul'da? Kiki Smith: Paris'te bir Amerikalı...

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
SON DAKİKA