Türkiye'nin en iyi haber sitesi

CEM SANCAR

Herkes kendi evine

Yemyeşil koruların ortasında, ağaçların uzayan gölgeleriyle şiirsi, üstünde görülmemiş güzellikte nilüfer çiçekleri yüzen göllere benzeyen kadınlar vardır. Sakin, bilge, derin ve yanında hissettiğiniz huzurla serin.

Nasibe Hanım öyle bir kadındı...

Daha önce söylemiştim, ben anneannemin dinindeyim. Öyle bir mühür vurmuş ki bana. Dün gibi taze hâlâ...

İçimdeki ikinci mühür ise 'öksüz' ruh hâlimdir. Evet annem babam vardı ama 12 yaşıma kadar çok az görmüştüm onları. İki yabancı...

Ondan ötürü, arada afacan sözler edip sizi gülümsetse de hüzünlü bir çocuk vardır içimde. Zırt pırt ağlamayı bıraktı, ama bazı şarkılarda bazı filmlerde, giderek hicranlı şiirlerde gözleri dolar yine.

İnsan kaçamaz çocukluğundan, bunu söylemek isterim. Olgunlaşmak dediğimiz şey, kendi çocukluğunu büyütmektir olsa olsa...

***

İlk büyük aşkım da ilk pîrim de anneannemdir benim. Geleneğim, örfüm, âdetim...

O Mora'da Abdülkâdir Geylâni dergahında Tevhide Molla'nın terbiyesiyle yetişmiş, bin türlü savaştan on bin türlü cefadan geçmiş bir hanımefendiydi. Aslen Giritli Arnavut, 6 yaşında öksüz kalmış, evlat edinilmişti.

Anneannem (Ben ona 'anne' derdim) hem dibine kadar Osmanlı hem de Cumhuriyet kadınıydı. Menderesçi olmuşlar, eziyetin âlâsını görmüşlerdi...

***

İslamofobik ve darbeci bir tahakkümün, alkol bayraklarıyla sarılmış baskıcı bir modernleşmenin sokaklarında düşe kalka yürürken, onun sayesinde korundum, ayakta kaldım, yaralarımı sardım... diye düşünürüm şimdi.

Kendi yolumdan sapmamayı, beş parasızken de dimdik yürümeyi, onun öğrettiği bazı zikirlerin baş gösteren desteğini onun âdabından aldım.

Mutfağı, masası, tutumluluğu, usturubu konuşulurdu "sempatizan" kadınlar arasında. Balkan Osmanlısıydı... padişahlar görmüştü. Mangalı yakar kahveyi köpürtür, söyleyeceğini pat diye söylerdi. Ağzı da biraz fevriydi. Tasavvuf terbiyesinden geçenlere has bir açık sözlülüğü vardı. Az konuşurdu, genelde dikkatle dinler, tespihini sallar, önüne bakar düşünürdü. Pürüzsüz bir münevverin diliyle konuştuğundaysa herkes pürdikkat kesilirdi...

Yaratılış olarak hiperaktif istidatta bir çocuktum. Benle uğraşmak kolay değildi. Kendimi mahalledeki aileleriyle yaşayan çocuklar arasında bir ucube gibi hissederdim. İlkokulda sınıf arkadaşlarımı pek ahmak bulurdum. Sıkıntıdan sıranın altında resimli roman okurken yakalanır, azarlanınca gün sonuna kadar ağlardım. Hatta 2. sınıfta bu çocuk zeki ama her fırsatta ağlıyor bunu psikoloğa gönderin demişler, anneannem beni tımarhane hikâyeleriyle korkutmuş da anca korkumdan diğerleriyle daha uyumlu olmaya gayret sarf etmiştim. Gözleri bir hastalıktan ötürü pörtlek, dudakları sarkık, kafası bedeninden büyük bir çocukcağız vardı. İlkokulda öğretmen bizi yan yana oturturdu. İki ayrık otu...

Üniversiteye giderken o arkadaşımla bir otobüste karşılaşmış, kendimi tanıtmıştım da o yüzünü buruşturarak, "okulda bana zulüm ettiniz, sizi hiç sevmedim, sevmiyorum," şeklinde beni terslemişti...

Birbirine benzeyen her ayrık otunun aslında yalnız olduğunu, hatırladıklarımızın çoğunun hafızamızda değiştirilmiş anılar olduğunu o vakit idrak ettim. "Öksüzlük" hissi, "delilik" gibi tam bir yalnızlıkla açıklanabilirdi...

***

Anneannem, asla bağırmaz ama küserdi. Küsmesin diye kendimi yırtar, tekrar bana "canım" diyeceği ânı hasretle beklerdim.

Nesli tükenmiş o muhteşem kadınlar kuşağından Nasibe Hanım şıktı. Evde basmalarını, dışarda mor ve siyahı sever, başörtüsünde yeşili kullanırdı. Bir kuşun sessizliğinde namazını kılar, gri parlak, geniş dalgalı gür saçlarını özenle tarar; misafirliğe gittiğimizde çok fazla ısrar edilirse nane likörüne bir tutam tuz atar ve kahvenin yanında "ilâç niyetine" diyerek bir yudum alırdı. Böylece mekruh, mübah olurdu...

O gerçek bir İstanbul (Payitaht) Müslümanı, mübarek bir Geylânî kadınıydı.

Sözleri mıh gibi aklımda kaldı...

***

Yenikapı'yla Aksaray arasında, Küçük Langa'da bakla oda nohut sofa bir yarı bodrumda otururduk. İkinci Dünya Savaşı'nın karartma gecelerinden kalma bir sığınak odası bile vardı. Evin en korktuğum odasıydı. Odun küfü sinmiş 'Savaş ve Kıtlık' adındaki ekmek karnelerinin hayaletleri bana oradan miras kaldı. Ondandır ne yaparsam yapayım bir tutumluluk karakterim oldu. Zor zamanlarda bu beni hep diri ve dayanıklı tuttu.

Şimdi betona gömülmüş Küçük Valide Camii'nde gül, Telli Baba'da teller, Sümbül Efendi'de sümbül, Hüdai Hazretlerine geçerken vapurda nane şekeri... Üç ayda bir emekli maaşı aldığında Kapalıçarşı'da yoğurtlu kebap, Yenikapı'da elinde tenceresi ile gezen tiril tiril adamlardan midye dolması...

Bugün kendime şaka yollu 'Ev Gurmesi' sıfatını yakıştırmam belki de ondan...

***

Onun kıymetini çok yıllar sonra anlayacaktım. İzmir'de dedemle yaşarken ona "Yeni Tevhide Molla" dendiğini ancak bilecek... kaybettiğim akik yüzüğünün benzerini sol elime takıp öpmelere doyamayacaktım...

Şimdi düşünüyorum da o 'cennetten' çıkmış; tehlikeli sokakları, kültür sektörü denen hengâmeyi, sinemayı medyayı, şunu bunu gezmiş, sonra günün birinde biriktirdiklerimle kendime, özüme, anneanneme dönmüş, benden içeri bir ben, bağrımda o bol gölgeli evi yeniden inşa etmişti.

Herkesin döneceği bir ev mutlaka vardı...

Sabah.com.tr Uygulamamızı İndirin

Uygulamalara Özel Ayrıcalıkları Keşfedin!
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
SON DAKİKA