Türkiye'nin en iyi haber sitesi

ERMAN AKILLI

Teknokutup Dünyada NATO ve Türkiye

Kuzey Atlantik İttifakı, gücün tümen sayısıyla, savaş başlığıyla ve sanayi üretimiyle ölçüldüğü bir dünya için inşa edilmiştir. Yetmiş yılı aşkın bir süre boyunca bu aritmetik işlemiş; önce Soğuk Savaş yıllarında, ardından Batı anlatısının askerî ve ekonomik üstünlüğünün tartışmasız göründüğü tek kutuplu dönemde geçerliliğini korumuştur. Ancak 21. yüzyıldaki yeni gerçeklikler, 20. yüzyılın bahse konu şartlarına meydan okumaktadır. Daha önceki yazılarımızda Teknokutup olarak kavramsallaştırdığımız yeni düzende, uluslararası rekabetin belirleyici varlıkları; hesaplama gücü, veri, yapay zekâ modelleri ve bu kanallardan akan anlatılardır. Zira teknolojik altyapı, algoritmik otorite ve dijital egemenlik, jeopolitik rekabetin birincil eksenleri haline gelmiştir. Bu bağlamda egemenlik de bu süreçte yeniden tanımlanmaktadır. Öyle ki, egemenlik, klasik anlayıştan ziyade artık yalnızca toprağın denetimini sağlama değil, bilakis veri, algoritma ve altyapılar üzerinde zorlamaya ve tavize maruz kalmadan karar verebilme yeteneğine dönüşmüştür.
NATO ise bu dönüşümün tam ortasında, kuruluş kodları ile çağın gerçeklikleri arasındaki uyumsuzlukla yüzleşmektedir. Şüphesiz Kuzey Atlantik İttifakı konvansiyonel askeri kapasitesini korumaktadır; ancak sahadaki mücadele, kapasitenin gerekli fakat yetersiz kaldığı bir alana taşınmıştır. Bu alanda caydırıcılığın klasik mantığı üç noktada aşınmaktadır. Birincisi, saldırı yüzeyi giderek altyapısal nitelik kazanmakta ve silahlı saldırı eşiğinin altında kalmaktadır. Kızıldeniz'deki denizaltı kablo ağları bunun en açık örneğidir. Bu koridordan geçen fiberoptik denizaltı kabloları, Avrupa ile Asya arasındaki veri kapasitesinin yüzde doksanından fazlasını taşımaktadır. Bu atardamarları kesen ya da zayıflatan bir hasım, tek bir kurşun atmadan üç kıtada finansal takası, buluta bağımlı ticareti ve lojistiği felç edebilir. Üstelik hasar, yanlış atılan bir gemi çapasına ya da sismik harekete atfedilerek gizlenebilir.

İkincisi ve daha görünmez olanı, epistemik bağımlılıktır. Bir devletin algoritmaları, modelleri ve hesaplama gücü dışarıdan denetleniyorsa, o devletin ürettiği bilgi de dışarıdan denetleniyor demektir. Enerji ya da tedarik bağımlılığından daha sinsi olan bu görünmez bağımlılık, tehdit değerlendirmesini, dış politika tercihlerini ve stratejik karar alma süreçlerini sessizce şekillendirir. "Ödünç" modellerle caydırıcılık kurmaya çalışan bir ittifak, karşılamakla yükümlü olduğu tehlikeyi kendi gözleriyle göremeyebilir.

Üçüncüsü, ittifakın attığı adımların kısmiliğidir. NATO, 2016 Varşova Zirvesi'nde siber uzayı harekât alanı olarak tanımış, 2021'de ilk yapay zekâ stratejisini kabul etmiş, 2024 Vaşington Zirvesi'nde ise üretken yapay zekânın yarattığı asimetrik tehditleri gözeten, test ve doğrulama kapasitesine odaklanan revize bir stratejiyi devreye almıştır. Normatif çerçeveden operasyonel doktrine geçişi yansıtan bu evrim gerekli olmakla birlikte, dijital altyapının bütününe yayılan sorunun ölçeği karşısında henüz yeterli değildir.

Asıl kırılma hattı ise ittifakın içinden geçmektedir. Otuz iki müttefik, teknolojik kapasite bakımından yalnızca derece farkıyla değil, niteliksel bir ayrışmayla da birbirinden uzaklaşmaktadır. Bugün NATO üyesi otuz iki ülkenin yirmi yedisinde yapay zekâ ve ileri teknolojilerin kullanımına ilişkin resmî bir strateji belgesi veya eylem planı bulunmaktadır. Bununla birlikte, bazı üyeler teknoloji üreten, standart belirleyen ve norm inşa eden aktörler konumundayken, bazıları başka merkezlerde tasarlanan, geliştirilen ve yönetilen teknolojilerin yapısal tüketicisi durumundadır. Modellerde, bulut sistemlerinde ve veri yönetişiminde ayrışma, yalnızca teknik sistemleri değil, kolektif savunmanın varsaydığı ortak durumsal farkındalığı da zayıflatmaktadır. Örneğin, aynı krizi farklı kaynaklardan temin edilmiş analitik katmanlar üzerinden okuyan müttefiklerin, ortak bir durum farkındalığı ve müşterek bir stratejik kavrayış üretmesi giderek güçleşecektir. Bu nedenle altını çizerek ifade etmek gerekir ki ittifakın caydırıcılığı yalnızca en güçlü üyesinin kapasitesiyle değil, en kırılgan dijital halkasının güvenliğiyle ölçülür. Zira çatışma anında hasım aktör(ler), giriş noktası olarak en kırılgan üyeyi seçeceklerdir. Kolektif savunmanın inandırıcılığını belirleyen de en güçlü halka değil, en zayıf dijital halkadır.

Bu iç asimetri, küresel tedarik düzeninin geometrisiyle daha da keskinleşmektedir. En ileri yarı iletkenler birkaç merkezde üretilmekte, kritik litografi teknolojisi fiilen tek bir şirketin tekelinde bulunmaktadır. ABD Dışişleri Bakanlığı'nın Aralık 2025'te başlattığı Pax Silica girişimi, bu tedarik geometrisini jeopolitik bir hiyerarşiye dönüştürmekte; teknolojik iş birliğini evrensel bir kalkınma aracı olmaktan çıkarıp devletleri katmanlara ayıran bir filtreleme mekanizması haline getirmektedir.

Türkiye, teknokutup dünyanın mantığını erken kavramış ve dijital otonomisini siyasi otonominin bir lüksü değil ön koşulu olduğu sonucuna ulaşmıştır. Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan tarafından 13 Haziran 2026'da açıklanan ve 2026 ile 2030 yıllarını kapsayan Yapay Zekâ Eylem Planı, bu iradeyi Fark Et, İstifade Et, Üret ve Yönet eksenlerinde somutlaştırmaktadır. Seksen bir ilde beş milyon vatandaşa ulaşmayı hedefleyen ulusal okuryazarlık programı, Ulusal Veri Kütüphanesi, 2030 itibarıyla bir gigavata yaklaşan veri merkezi kapasitesi ve kamu yatırımlarının en az yüzde ikisinin yapay zekâ projelerine ayrılması, egemenlik merkezli bir yaklaşımın yapı taşlarıdır. TÜBİTAK öncülüğünde geliştirilen Bilge büyük dil modeli, kendi modelini kuramayan bir devletin dijital dünyada kendi cümlelerini kuramayacağı gerçeğine karşı kurumsal savunmadır. Türk Devletleri Teşkilatı ortaklığında Oğuz, Kıpçak ve Karluk lehçelerini kapsayacak Büyük Türk Dil Modeli girişimi ise geniş bir coğrafyanın bilişsel altyapısını, o coğrafya San Francisco ya da Shenzhen'de tasarlanan model mimarilerine teslim edilmeden şekillendirmeyi amaçlayan bir epistemik girişimcilik hamlesidir. Bunlar tamamlanmış başarılar değil, ilan edilmiş hedeflerdir; ancak yönleri nettir ve muktedir bir devletin bilinçli refleksini yansıtmaktadır.

NATO açısından Türkiye'nin anlamı bu noktada çift katmanlıdır. Türkiye onlarca yıldır ittifakın güney kanadını tutan, terörle mücadeleden düzensiz göçün yönetimine, Karadeniz'den Doğu Akdeniz'e uzanan, 360 derece güvenlik üreten bir müttefiktir. Bugün bu klasik katkının üzerine Türkiye adına yeni bir katman eklenmektedir; en ileri teknolojide üretici, norm koyucu ve altyapı sağlayıcı bir müttefik kimliği. Veri yerelleştirmesi ve yerli altyapısı sayesinde Türkiye, tamamen buluta bağımlı komşularını felç edecek şoklara karşı bağışıklık geliştirmektedir. Ayrıca Türkiye'nin Asya ile Avrupa arasında karasal bir dijital koridor işlevi görme potansiyeli ise ittifaka, tehdit altındaki deniz geçiş noktalarına güvenli bir alternatif sunmaktadır. Dolayısıyla NATO'nun çıkarması gereken sonuç, Türkiye'nin ittifaktan kopuk bir özerklik arayışında olduğu değil; dışa bağımlılığı azaltan, kendi stratejik kapasitesini tahkim eden ve bu yolla kolektif direnci güçlendiren muktedir bir müttefik olduğudur. Zira Türkiye, Teknokutup dünya düzeninde dijital otonomisini erken inşa eden devletlerin stratejik avantaj elde ettiğini gösteren güçlü bir örnek olarak, NATO içinde daha bağımlı değil, daha muktedir bir müttefik olmanın kolektif direnci nasıl güçlendirdiğini şimdiden ortaya koymaktadır.

Sabah.com.tr Uygulamamızı İndirin

Uygulamalara Özel Ayrıcalıkları Keşfedin!
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
SON DAKİKA