Türkiye'nin en iyi haber sitesi

HAMDULLAH BAYCAR

Katar'daki Üsten Mekke Anlaşması'na: Türkiye Körfez Güvenliğinin Neresinde?

2017 Körfez Krizi'nin en önemli tartışma başlıklarından biri Türkiye'nin Katar'daki askerî varlığıydı. Kriz sırasında Türk birliklerinin Katar'daki varlığı, Doha'nın kuşatmaya karşı direncini güçlendiren unsurlardan biri olarak görüldü. Nitekim ablukayı uygulayan ülkelerin talepleri arasında üssün kapatılması da yer aldı. Ancak 5 Ocak 2021'de imzalanan El-Ula Deklarasyonu'yla Katar, Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkeleriyle ilişkilerini normalleştirme sürecine girdi, Türkiye'nin Katar'daki askerî varlığı ise sürdürüldü. El-Ula sonrasında Ankara'nın Körfez güvenlik mimarisindeki yeri, ikili savunma ilişkileri üzerinden daha da genişledi. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri'yle (BAE) savunma sanayii iş birlikleri derinleşirken, Kuveyt'le de eğitim, istihbarat ve güvenlik alanlarında daha yakın ilişkiler geliştirme yönünde adımlar atıldı.

7 Ağustos 2026'da imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, pratik sonuçlarını zamanın göstereceği yeni bir Körfez-Türkiye savunma girişimine işaret ediyor. Körfez'in nüfus ve yüzölçümü bakımından en büyük devleti Suudi Arabistan, nükleer silaha sahip tek Müslüman çoğunluklu ülke Pakistan ve gelişmiş askerî kapasitesi ile savunma sanayisiyle öne çıkan Türkiye, karşılıklı caydırıcılığı güçlendirmeyi amaçlayan bu anlaşmaya taraf oldular. Anlaşma, NATO'nun beşinci maddesini andıran bir karşılıklı savunma hükmü içeriyor. Taraflardan herhangi birine yöneltilecek bir silahlı saldırı, üç ülkenin tümüne karşı yapılmış sayılacak. Bununla birlikte, bu taahhüdün hangi koşullarda ve hangi askerî ya da siyasi araçlarla yürütüleceğine ilişkin ayrıntılar henüz kamuoyuna açıklanmamış.

Anlaşmanın kime karşı imzalandığı konusunda resmî bir netlik olmasa da tartışmanın süregelen savaşın taraflarından biriyle ilgili olduğu aşikâr. ABD'nin askerî ve diplomatik desteğini arkasına alan İsrail, İran'a karşı savaş açmış; bu savaş boyunca Körfez ülkeleri doğrudan taraf olmamakla birlikte İran kaynaklı askerî saldırılara maruz kalmıştı. Pek çok yorumcu, Suudi Arabistan'ın güvenlik kaygılarından hareketle Mekke Anlaşması'nı öncelikle İran'a karşı caydırıcılığı güçlendirmeyi amaçlayan bir savunma düzenlemesi olarak okudu.

Buna karşılık, 7 Ekim 2023'ten sonra Gazze'de başlayan ve Lübnan, Suriye, Yemen, İran ile Kuzey Afrika'daki çeşitli alanlara uzanan İsrail askerî faaliyetleri, anlaşmanın yalnızca İran bağlamında okunamayacağını gösteriyor. Taraflar İsrail'i açıkça hedef olarak göstermemiş olsa da Mekke Anlaşması'nın İsrail'in genişleyen bölgesel askerî kapasitesine karşı dolaylı bir dengeleme ve caydırıcılık hamlesi olduğu söylenebilir.

Bu okuma, özellikle paktın diğer iki üyesi Türkiye ve Pakistan'ın güvenlik algıları üzerinden daha belirgin hâle geliyor. Türkiye-İsrail gerilimi 7 Ekim sonrasında görünür biçimde derinleşmiş olsa da iki ülke arasındaki stratejik anlaşmazlıkların geçmişi daha da geriye uzanıyor. İsrail'de Türkiye'yi, İran'dan sonra başlıca bölgesel meydan okumalardan biri olarak gören değerlendirmelerin yaygınlaşması ve TBMM'nin İsrail kaynaklı bölgesel güvenlik riskini görüşmek üzere kapalı oturum yapması, bu algının Ankara'da da ciddiyetle ele alındığını gösteriyor.

Pakistan açısından da benzer bir güvenlik okuması söz konusu. İslamabad'ın başlıca rakibi Hindistan, özellikle Modi hükümetleri döneminde geleneksel Filistin yanlısı ve sömürgecilik karşıtı dış politika çizgisinden belirgin biçimde uzaklaştı; İsrail'le savunma, teknoloji ve siyasi alanlardaki ilişkilerini derinleştirdi. Yeni Delhi'nin İsrail'e sağladığı diplomatik destek ve iki ülke arasındaki artan stratejik yakınlaşma, Pakistan açısından İsrail-Hindistan ekseninin kendi güvenlik çevresinde daha görünür bir unsur hâline gelmesi anlamına geliyor. Bu durum, İslamabad'ın Mekke Anlaşması'na atfettiği stratejik değeri de artırıyor.

Nitekim Netanyahu'nun 22 Şubat 2026'da açıkladığı "ittifaklar altıgeni" fikri, Mekke Anlaşması'nın İsrail boyutunu anlamak açısından önemli bir referans noktası sunuyor. Netanyahu, kabine toplantısı öncesindeki konuşmasında bölgeyi "radikal Şii eksen" ile "yükselen radikal Sünni eksen" arasında tarif etmiş; İsrail'in bunlara karşı, Ortadoğu'nun çevresinde ve içinde bir "ittifaklar altıgeni" kuracağını söylemişti. Bu çerçevede Hindistan, Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile adı açıklanmayan Arap, Afrika ve Asya ülkelerini zikretmesi dikkat çekiciydi. Hindistan'ın Pakistan'ın başlıca rakibi, Yunanistan ve GKRY'nin ise Türkiye ile Doğu Akdeniz'de karşı karşıya gelen aktörler olması, bu mimarinin Ankara ve İslamabad tarafından kendilerini çevrelemeye dönük bir tasavvur olarak algılanmasını anlaşılır kılıyor. Nitekim Pakistan Senatosu'nun 24 Şubat'ta Netanyahu'nun bu girişimini oybirliğiyle kınaması, İslamabad'ın söz konusu projeyi kendi güvenlik çevresinin de konusu olarak gördüğünü ortaya koydu.

Türkiye'nin Körfez'deki güvenlik varlığı bugüne kadar büyük ölçüde ikili ilişkiler ve Katar merkezli askerî mevcudiyet üzerinden şekilleniyordu. Mekke Anlaşması ise bu yapıyı iki bakımdan değiştiriyor. İlk olarak, Ankara Körfez'in en ağırlıklı aktörü olan Suudi Arabistan'la, Pakistan'ın da yer aldığı çok taraflı ve karşılıklı yükümlülükler içeren bir savunma çerçevesine giriyor. Türkiye böylece bölgede yalnızca savunma ürünü ve teknolojisi sunan bir tedarikçi değil, hem taahhüt veren hem de taahhüt alan bir güvenlik ortağı hâline geliyor. İkinci olarak, Türk savunma sanayisinin ulaştığı kapasite bölgesel bir caydırıcılık mimarisinin potansiyel kurucu unsurlarından biri hâline geliyor. İnsansız hava araçlarından hava savunma sistemlerine uzanan savunma iş birliği, artık yalnızca ticari ilişkiler çerçevesinde değil, ortak caydırıcılık kapasitesinin geliştirilmesi açısından da değerlendirilecek.

Buradaki temel kazanım, Türkiye'nin Körfez'de yalnızca savunma ürünleri sunan bir aktör olmaktan çıkarak, güvenliğe doğrudan katkı ve taahhüt sunan bir ortak konumuna yükselmesidir. Bu, Doha'daki askerî üslerle başlayan sürecin daha kurumsal ve çok taraflı bir çerçeveye taşınması anlamına geliyor. Anlaşmanın yeni katılımcılara açık tutulması, Ankara açısından da ikinci bir imkân sunuyor. Genişleme gündeme geldiğinde ilk akla gelen adayın Katar olması şaşırtıcı olmayacaktır. Türkiye'nin Katar'daki askerî varlığı, iki başkent arasındaki savunma iş birliğini zaten Körfez'deki en gelişmiş ikili güvenlik ortaklıklarından biri hâline getirmiş durumda. Doha'nın anlaşmaya katılması, sıfırdan yeni bir yapı kurmaktan çok, mevcut ikili savunma düzenini çok taraflı bir çerçeveye yerleştirmek anlamına gelir. Katar'ın eski başbakanı Hamad bin Jassim'in KİK üyelerinin tamamının anlaşmaya katılmasına yönelik temennisi de bu genişleme ihtimalinin bölgesel düzeyde karşılık bulduğunu gösteriyor.

Körfez'de iki mimari, iki tasavvur

Mekke Anlaşması'nın Körfez'deki tüm aktörler tarafından aynı biçimde karşılanmadığı söylenebilir. Riyad'ın KİK sınırlarını aşan yeni bir güvenlik çerçevesine yönelmesi, özellikle Abu Dabi açısından dikkatle izlenecek bir gelişme. Ancak burada söz konusu olanı yalnızca Suudi Arabistan ile BAE arasındaki rekabetin yeni bir yansıması olarak görmek yetersiz kalır. Asıl mesele, BAE'nin son beş yılda İsrail, Hindistan ve Batılı ortaklarla birlikte geliştirdiği kendine özgü bölgesel bağlantısallık ve güvenlik mimarisi ile Mekke Anlaşması'nın temsil ettiği alternatif stratejik tasavvur arasındaki potansiyel gerilimdir.

BAE'nin bölgesel çerçevesi, 2020'de İbrahim Anlaşmalarıyla belirginleşti ve İsrail'le geliştirilen ilişkiler üzerinden zamanla genişledi. 2022'de kurulan I2U2 formatı, Hindistan, İsrail, BAE ve ABD'yi gıda güvenliğinden enerjiye uzanan alanlarda ortak bir iş birliği zemininde bir araya getirdi. 2023'te G20'de duyurulan Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru ise bu tasavvurun en iddialı halkasını oluşturdu. IMEC, Körfez'i Hint Okyanusu'ndan Akdeniz'e uzanan ulaşım ve ticaret hattının merkezine yerleştirirken, İsrail'i bu hattın Akdeniz'e açılan kapısı olarak konumlandırıyor; BAE ile İsrail'e bölgesel bağlantısallığın merkezi olma rolü yüklüyordu. Dolayısıyla Abu Dabi açısından mesele yalnızca Mekke Anlaşması'nın hangi tehdide karşı şekillendiği değildir. Anlaşmanın temsil ettiği Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan eksenli güvenlik tasavvurunun BAE'nin İsrail ve Hindistan'la birlikte geliştirdiği bölgesel mimarinin geçtiği hatlarla potansiyel bir gerilim taşıdığı söylenebilir.

Anlaşmanın İslam'ın en kutsal şehrinde imzalanmış olması, bu bakımdan yalnızca sembolik bir tercih değildir; hangi siyasî ve toplumsal meşruiyet kaynağının öne çıkarıldığına dair açık bir mesaj taşır. Yine de anlaşmanın etkisi konusunda temkinli olmak gerekir. KİK üyeleri 2000 yılından bu yana ortak savunma taahhütlerine sahip; Suudi Arabistan ile Pakistan da Eylül 2025'te ikili bir stratejik savunma anlaşması imzalamıştı. KİK'in 2011'de Bahreyn'e Peninsula Shield Force kapsamında birlik göndermesi önemli bir istisna olmakla birlikte, bu müdahale, dış saldırıya karşı işletilen NATO'nun 5. maddesine benzer bir ortak savunma refleksi değildi. Ayrıca 2025 tarihli Suudi-Pakistan anlaşmasının nükleer boyutu da belirsizliğini koruyor.

Mekke Anlaşması'nın caydırıcılığı, metindeki genel taahhütten çok, saldırının nasıl tanımlanacağına, saldırganın hangi usulle belirleneceğine ve yardımın hangi araçlarla, hangi karar mekanizması üzerinden sağlanacağına bağlı olacak. Genişlemenin sınırları da bu belirsizliklerden etkileniyor. Katar ve Kuveyt gibi Körfez ülkelerinin yanı sıra Mısır'ın katılım ihtimali de tartışılıyor. Suriye'nin adı ise daha ihtiyatlı bir dille dile getiriliyor. Ancak Şam yeniden inşa ve devlet kapasitesinin toparlanmasıyla meşgul; Kahire ise ABD'den aldığı askerî yardım, Camp David düzeni çerçevesinde İsrail'le sürdürdüğü güvenlik koordinasyonu ve Hint-İsrail ekseniyle ilişkilerini tamamen koparmak istememesi, Kahire'yi yeni ve bağlayıcı bir askerî çerçeveye katılırken daha ihtiyatlı davranmaya yöneltebilir.

Mekke Anlaşması, bir sonuçtan çok bir başlangıç niteliğinde. Türkiye açısından, 2014'te Katar'la kurulan savunma iş birliğinden bu yana Körfez'de atılmış en önemli adımlardan biri olarak sayılabilir. Ankara'yı Suudi Arabistan ve Pakistan'la karşılıklı taahhütlere dayalı yeni bir caydırıcılık çerçevesine yerleştiren anlaşmanın geleceği, bu siyasî iradenin işleyen bir kurumsal mimariye dönüştürülüp dönüştürülemeyeceğine bağlı.

Google Haberler'de tüm gelişmeleri tek kaynakta görmek için Sabah'ı takip edin.

Sabah.com.tr Uygulamamızı İndirin

Uygulamalara Özel Ayrıcalıkları Keşfedin!
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
SON DAKİKA