Francis Fukuyama'nın 1989 yılında yayımladığı "Tarihin Sonu" başlıklı makalesi büyük yankı uyandırmıştı. 1991 yılında kitap hâline getirilen makale kısa sürede birçok dile çevrildi. Bu yıllar, aşağı yukarı bir endizm (sonculuk), yani her şeyin sonunun ilan edildiği bir dönemdi. İdeolojinin sonu, dinin sonu, tarihin sonu... Tüm bu ilanlar birbirini izledi. Küresel güç Batı olduğundan her şey Batı merkezli bir perspektiften okunuyordu. Tek kutuplu dünya düzeninde liberalizmin evrensel bir hakikat olduğu fikri her yere pompalanıyordu. Batı'da üretilen metinlerin akademik çevrelerde kabul görmesi, zamanla bu metinlerin tüm dünya tarafından da benimsenmesine ya da merkezî referans noktaları hâline gelmesine zemin hazırladı. Oysa "Tarihin Sonu" makalesi, entelektüel derinlik bakımından o denli sağlam bir zemine oturmuyordu. Ancak ABD'nin siyasi ve askerî yönetimi tarafından makbul bulunması, söz konusu metnin hem kabulünü hem de nitelikli bir eser sayılmasını belirledi. Nitekim Fukuyama, 2010'lu yıllarda tarihin sonu tezinden vazgeçti.
Peki bu kabulün arka planında ne yatmaktadır? Batı'dan çıkan her şeyin bir biçimde makbul sayılmasının en köklü nedenlerinden biri sömürgecilik tarihiyle doğrudan bağlantılıdır. Bireyler, toplumlar ve devletler, yalnızca ekonomik düzlemde sömürülmekle kalmadı. Aynı zamanda kültürel, akademik ve siyasi başta olmak üzere pek çok alanda da sömürüldü. İkinci Dünya Savaşı'nın ardından sömürgeci yönetim altındaki birçok devlet farklı biçimlerde bağımsızlığını kazandı. Siyasal anlamda dekolonizasyonun bu dönemden itibaren yayılması, sömürgeciliğin fiilen sona erdiği anlamına gelmiyordu. Kültürel ve akademik gibi belirleyici alanlarda sömürgeci etkiler varlığını sürdürdü.
Bu etkinin somut izlerini en beklenmedik yerlerde, bizzat kullandığımız kavramlarda görmek mümkündür. Az önce başvurduğum "İkinci Dünya Savaşı" isimlendirmesi bu durumun somut bir yansımasıdır. Ağırlıklı olarak Avrupa Kıtasında cereyan eden bir savaşın neden bir "dünya savaşı" olarak tanımlandığı bile başlı başına düşündürücüdür. Japonya ve Amerika Birleşik Devletleri'nin çatışmanın içinde yer alması bu soruyu ortadan kaldırmaz aksine, savaşın hangi coğrafyanın perspektifinden isimlendirildiğini gözler önüne serer. Benzer bir durum, George Orwell'in kullanımından dilimize pelesenk olan "Soğuk Savaş" kavramı için de geçerlidir. Bu adlandırmanın temelinde, iki emperyalist gücün birbirleriyle doğrudan ve sıcak bir çatışmaya girmemeleri yatar. Oysa aynı dönemde dünyanın pek çok coğrafyasında kanlı savaşlar yaşandı. Kore Savaşı ve Vietnam Savaşı, bu gerçekliğin en çarpıcı örnekleri arasındadır. O hâlde "soğuk" olan neydi? Büyük güçlerin kendi topraklarında ateş açılmamasıydı. Geri kalan dünya için bu dönem hiç de soğuk geçmedi.
Kavramsal Sömürgecilik
Tüm bu örnekler, isimlendirmenin neden bu denli önemli olduğu sorusunu gündeme taşımaktadır. İsimlendirme, özü itibarıyla bir tanımlama eylemidir. Tanım sözcüğünün Arapça karşılığı olan "tahdid", "had" kökünden türemektedir. Had ise sınır demektir. Bu etimolojik ilişki son derece açıklayıcıdır. Bir şeyi tanımlayan, aynı zamanda o şeyin sınırlarını çizen kişidir. Dolayısıyla bir kavramın kullanımı sıradan bir dil tercihi meselesi değildir. Arkasında bir siyasi bilinç ve bir dünya görüşü barınmaktadır.
Bu gerçeği en net biçimde Kant'ın meşhur "Aydınlanma Nedir?" makalesinde yaptığı aydınlanma tanımında görmek mümkündür. Kant'ın aydınlanmayı "insanın kendi aklını başkasının rehberliğine muhtaç kalmaksızın kullanabilmesi" şeklinde çerçevelemesi, aklın hangi coğrafyada, hangi koşullarda ve hangi çıkarlar doğrultusunda tanımlandığı sorusunu beraberinde getirir. Her kavramın, içinde şekillendiği bir anlam-değer dünyası vardır. Bu anlam dünyasına farkında olmadan teslim olmak hem hakikat algımızı hem de zihinsel haritamızı o kavramın belirlediği sınırlar içinde şekillendirir. Kısacası, siyasal dekolonizasyon kendi başına kültürel ve akademik bir dekolonizasyonu beraberinde getirmez. Devletlerin siyasi bağımsızlığını kazanması ile toplumların zihinsel bağımsızlığını kazanması birbirinden farklı ve çok daha uzun soluklu süreçlerdir.
Türkiye'de hayata geçirilen Maarif Eğitim Modeli, tam da bu ayrımın bilincinden hareketle eğitim alanında bir dekolonizasyon perspektifiyle hazırlanmış bir girişim olarak değerlendirilebilir. Türkiye'de hayata geçirilen Maarif Eğitim Modeli, eğitim alanında bir dekolonizasyon perspektifiyle hazırlanmış bir girişim olarak görülmelidir. Ancak bu atılım, Batı merkezli bir dünya görüşünü içselleştirmiş çevrelerin sert tepkisiyle karşılaştı. Batı'nın ürettiği kavramlar, değerler ve kurumlar üzerinden dünyayı algılamayı sürdürmek isteyenler, bu girişimi "gericilik" ya da "orta çağ karanlığına dönüş" olarak nitelendirdi. Orta Çağ, Batı tarihi için gerçekten de derin bir karanlık dönemdir. Ne var ki aynı yüzyıllar, Anadolu ve İslam coğrafyası için fetihler, ilim hareketleri ve medeniyet atılımları çağıydı. Batı'nın kendi tarihsel deneyimini evrensel bir şablon olarak dayatması ve bu şablonu içselleştirenlerin söz konusu dayatmayı sorgulamaktan uzak kalması, kavramsal sömürgeciliğin en çarpıcı örneklerinden birini oluşturmaktadır.
Paradigmanın Ötesine Geçmek
Bu noktada dekolonizasyon çalışmalarına yöneltilen bir itirazı da ele almak gerekmektedir. Dekolonizasyon üzerine çalışan araştırmacıların maruz kaldığı en yaygın eleştirilerden biri, bu çalışmaların mevcut bilimsel ve akademik birikime toptan karşı çıktığı yönündedir. Bu eleştiri hem haksız hem de konunun özünü ıskalamaktadır. Sömürgeciliğin kendisi modern bir olgudur. Bu nedenle dekolonizasyon çalışmaları da zorunlu olarak modern bir perspektiften yürütülmektedir. Söz konusu çalışmalarda karşı çıkılan şey toplumların ve devletlerin sömürülmesidir. Cari ilmi birikimi tanımadan özgün akademik üretim yapılamayacağı her araştırmacının bildiği temel bir ilkedir. Kültür ve akademi, kendi çağından kopuk bir alan değildir. Tam tersine, çağıyla diyalog içinde anlam kazanan bir alandır.
Bununla birlikte önemli sorunlardan biri, Batı'da indekslenen akademik yayınların belli bir ajandası/politika olmasıdır. Belirli şirketler elinde olan ve onların kontrolünde sınıflanan indekslerse taranan dergilerin önemli bir kısmında ekonomik ve siyasi liberalizmi eleştiren ya da alternatif modeller öneren çalışmalar doğrudan reddedilmektedir. Bunun ardında tesadüfî bir editoryal tercih yatmamaktadır. Sistemin bütünü, hâlâ Batı'nın çıkarlarına uygun düşen liberal paradigmayı merkeze almaktadır. Bu yapı, bilgi üretiminin coğrafyasını ve meşruiyet kriterlerini belirleyen görünmez bir süzgeç işlevi görmektedir. Bu duruma gösterilebilecek örneklerin sayısı oldukça fazladır ve bunlar tek tek incelemeye değer kapsamlı bir araştırma gündemini oluşturmaktadır.
Yine de günümüzde Batı merkezli dünyanın tarihsel egemenliğinin sarsılmakta olduğu söylenebilir. Çok kutuplu bir uluslararası düzenin filizlenmesiyle birlikte bu dönüşüm gelecekte pek çok alanı derinden etkileyecektir. Akademik üretim de bu dönüşümden nasibini alacak ve bir dekolonizasyon sürecine girecektir. Ancak bu sürecin gerçek anlamda olgunlaşması, devletlerin anlık siyasi gündemlerinden ve konjonktürel çıkarlarından bağımsız bir entelektüel üretim anlayışının yerleşmesine bağlıdır. Özgün bir akademik ses, ancak dışarıdan dayatılan kavramsal çerçevelerden azade olduğunda yükselebilir. Bu da nihayetinde hem bir irade hem de köklü bir zihniyet dönüşümü meselesidir.