ABD'nin bölgeye yoğun askeri sevkiyat gerçekleştirmesiyle İran ve ABD arasında olası bir savaşın meydana gelme olasılığı her geçen gün artmaktadır. Mevcut duruma bakıldığında ABD bölgeye iki uçak gemisi ve çok sayıda askeri mürettebat göndermiş durumdadır. USS Abraham Lincoln Umman Denizine konuşlanmışken, USS Gerald R. Ford İsrail'e yanaşmaktadır. Ek olarak bölgedeki üslerine ve İsrail'e çok sayıda savaş uçağı ve tanker uçaklar göndermiş durumdadır. ABD'nin bölgedeki askeri dizilimine bakıldığında 2003 Irak savaşından bu yana ilk kez bölgede böylesi büyük ölçekli bir askeri yığınağın söz konusu olduğu anlaşılmaktadır.
Diğer taraftan İran da askeri hazırlıklarını en üst düzeye çıkarmış durumdadır. İran bir yandan güç gösterisi yapmak için Hürmüz boğazında tatbikatlar düzenlerken, diğer yandan ülkenin güney kesimlerinde füze denemeleri gerçekleştirmektedir. Ek olarak İran, Rusya'yla ilişkilerini gözler önüne sermek için Rusya'yla ortak deniz tatbikatı düzenlemiştir. Fakat 12 gün savaşında görüldüğü üzere Rusya ve İran askeri iş birliği, bir savaş durumunda birbirine fiili destek sağlayacak düzeye henüz erişmemiştir.
Her ne kadar iki ülkenin askeri dizilimi savaş sahnesini andırsa da karşılıklı olarak diyalog ve müzakere de devam etmektedir. Müzakerede ABD, İran'ın uranyum zenginleştirmesini sıfıra indirmesini, füze programını sınırlandırmasını ve bölgedeki milis güçlere destek vermemesini talep etmektedir. İran ise milis güçlerin İran'a bağlı olmayıp kendi bağımsız politikalarını izlediğini, füze programının kırmızı çizgisi, uranyum zenginleştirmenin de en doğal hakları olduğunu savunmaktadır. Böylesi çelişkili tutumlardan oluşan müzakere masasından barışın çıkabileceği gibi savaşın da çıkma ihtimali bir hayli yüksektir.
Geleceğe Yönelik Olasılıklar
ABD donanmasının İran'ı vurabilecek mesafeye gelmesi Trump'ın elini güçlendirecektir. Trump, Venezuela'da izlediği stratejiye benzer şekilde, İran'ı abluka altına alarak belirlediği koşulları kabul ettirmeye zorlayacaktır. Ancak İran açısından bakıldığında belirlenen koşullardan özellikle füze programının sınırlandırılması ve uranyum zenginleştirilmesinin sıfıra indirilmesi oldukça zor görünmektedir. Zira İran yıllarca füze programının kırmızı çizgisi olduğuna ve bu konuda taviz vermeyeceğine yönelik argümanlar geliştirmiştir. Diğer yandan özellikle 2000'li yılların başından bu yana neredeyse düzenlediği her yürüyüşte ve mitingde "enerji-yi hastei hakkı musallemi mast/ nükleer enerjisi bizim en doğal hakkımızdır" sloganları atmış, nükleer teknolojinin milli bir değer olduğu yönünde ciddi toplumsal algı yaratmıştır. Bu nedenle uranyum zenginleştirmesinden vazgeçmesi savunduğu en temel ilkelerden birinden vazgeçmesi anlamına gelmektedir.
Diğer yandan ABD'nin İran nükleer tesislerini hedef aldığı "midnight hummer" operasyonundan bu yana İran, fiili olarak herhangi bir uranyum zenginleştirmesi yapmamaktadır. Ancak bu İran'ın uranyum zenginleştirme teknolojisinden vazgeçtiği anlamına gelmemektedir. ABD'nin isteği ise İran'ın uranyum zenginleştirmesini durdurması değil, uranyum zenginleştirme teknolojisinden vazgeçmesidir. İran açısından ise ülke çapında yaklaşık 3 bin bilim insanının bu teknolojiyi biliyor olması, pek çok üniversitesinde bu alanda aktif olarak öğrenci yetiştiriyor olması ve yıllarca ağır yaptırımlara maruz kalması dikkate alındığında bu teknolojinin vazgeçmek yerine uğruna savaşmayı göze alabilecek bir mahiyeti olduğu anlaşılmaktadır. Görüşmelerdeki süreç tam olarak bu noktada düğümlenmektedir. İki tarafın bu noktadaki tutumlarında esneklik göstermesi düğümün çözülmesine, dolayısıyla bir anlaşmanın sağlanmasına yol açacaktır.
Burada "galat-ı meşhur" olan bir konuya değinmekte fayda vardır. Nükleer santrallara sahip olup nükleer enerjisi üretmek ve nükleer teknolojiye sahip olmak ikisi aynı şey değildir. Zira bir ülke nükleer santrallar inşa ederek santralların temel yakıtı olan zenginleştirilmiş uranyumu dışarıdan ithal ederek nükleer enerjisi üretebilir, ancak bu durum o ülkenin nükleer teknolojiye sahip olduğu anlamına gelmemektedir. Fakat bir ülke uranyum zenginleştirmesi ve onu işleme teknolojisine sahipse o ülkenin nükleer teknolojiye sahip olduğu anlamına gelmektedir. Bunun kritik önemi ise şu ki, yüzde 1 oranında zenginleştirilmiş bir uranyum tekrar tekrar aynı süreçten geçirildiğinde yüzde 90 ve üzerine de çıkabilecektir. Yüzde 90 oranında zenginleştirilmiş uranyum nükleer santrallarda enerji üretimi için kullanıldığı gibi atom bombalarının patlayıcı maddesi olarak da kullanılabilecektir. Mevcut durumda Pakistan hariç hiçbir Müslüman ülkenin uranyum zenginleştirmesine izin verilmemiştir. İran'a zenginleştirmenin yüzde 1 oranında bile izin verildiğinde bu bir ilk olacaktır. Bu nedenle ABD'nin temel amacı İran'da rejim değişikliğidir. Zira değişen bir rejimle anlaşarak bu teknolojiyi İran'ın elinden almayı ummaktadır.
Ancak değişen rejim de bu konuda ABD ve İsrail'le anlaşmaya varamazsa, rejimin mahiyetine bakılmaksızın aynı kısır döngü tekrarlanacaktır. Olur da mevcut rejim uranyum zenginleştirmesinden (nükleer teknolojisi) vazgeçerse, ABD, İran'da bir rejim değişikliği istemeyecektir. Diğer taraftan İran'ın geldiği nokta dikkate alındığında nükleer teknolojinin tamamen yok edilmesi pek mümkün görünmemektedir. Dolayısıyla İran'a bir saldırı gerçekleşse dahi nihayetinde iki tarafın diplomasi yoluyla bir uzlaşıya varması gerekmektedir. ABD'nin sunduğu koşullar dikkate alındığında temel olarak isteklerini iki ana başlık altında toplamak mümkündür: İran'ın nükleer programının hiçbir zaman silaha dönüşmemesi ve izlediği politikaların İsrail güvenliğine tehdit arz etmemesi. Dolayısıyla müzakerede İran'ın bu iki hususa yönelik somut garanti vermesi gerekmektedir. Bu iki meselede zamana tabi olmayan bir garantinin verilmesi Trump'ı da ikna edecektir. Zira hem zaman sınırlaması olmaması hasebiyle KOEP'ten daha iyi bir anlaşma elde ettiğini hem de İsrail'in güvenliğini garanti altına aldığını savunabilecektir. Bu çerçevede bir anlaşmanın sağlanmaması durumunda savaşa girme olasılığı bir hayli yüksektir.
Olası bir çatışmada ABD'nin hükümet kanadının kontrolünde olan ordudan (erteş) ziyade DMO'yu hedef alacağını söylemek mümkündür. Zira İsrail ve ABD'nin temel olarak karşı karşıya geldiği tarafı dini yapı ve onun denetimindeki yapılar oluşturmaktadır. DMO söz konusu yapının askeri kanadını oluşturmaktadır. Diğer taraftan başta füze programı olmak üzere ülkenin savunma sanayii ağırlıklı olarak DMO'nun denetimindedir. Dolayısıyla olası bir savaşta nükleer ve füze tesislerinin yanı sıra DMO'ya ait bütün tesisler ve karargahlar muhtemel hedef haline gelecektir. Böylece ABD, muhafazakâr kesimin denetiminde olan DMO'yu zayıflatarak başta Ruhani ve Zarif gibi reformcu kesimle anlaşabileceğini düşünmektedir.