ABD ve İran, 11 Nisan'da Pakistan'ın başkenti İslamabad'da yaklaşık 24 saat süren bir müzakere gerçekleştirdi. İran tarafından Meclis Başkanı Muhammed Bakır Galibaf, Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Dış Politikadan Sorumlu Başkan Yardımcısı Ali Bakiri Keni ve beraberindeki heyet katılım sağlarken; ABD tarafından Başkan Yardımcısı JD Vance, Trump'ın Orta Doğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff, damadı Jared Kushner ve beraberindeki heyet katıldı. Bu açıdan, 1979'dan bu yana ilk kez iki ülke arasında böylesi üst düzey bir görüşme gerçekleşti. Görüşmeler birkaç farklı aşamadan oluştu. Bazı görüşmeler yüz yüze, bazıları da Pakistan aracılığıyla yapıldı. Müzakere öncesinde ABD, İran'a 15 maddelik bir koşul listesi sunarken, İran da ABD'ye on maddelik bir koşul listesi sunmuştur. Müzakerelerde, sunulan söz konusu koşullar temel alınmıştır.
ABD'nin, İran'a sunduğu koşullar; silah girişiminde bulunmaması, Fordo, Natanz ve İsfahan tesislerinin devre dışı bırakılması, uranyum zenginleştirme faaliyetlerinin durdurulması ve mevcut zenginleştirilmiş uranyumun Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'na (UAEA) teslim edilmesidir. Ayrıca İran'ın, bölgedeki milis gruplara destek vermemesi, füze programının menzilini ve miktarını sınırlandırması ve Hürmüz Boğazı'nı yeniden trafiğe açması öngörülmüştür.
Buna karşılık İran'ın sunduğu koşullarda; savaşın bütün direniş cephelerinde sona erdirilmesi, Hürmüz Boğazı'ndan geçişlerin İran denetiminde yapılması, geçişlerden ücret alınması, İran'a savaş tazminatı verilmesi, dondurulmuş İran varlıklarının serbest bırakılması, İran'a karşı yaptırımların ve alınan BM Güvenlik Konseyi kararlarının kaldırılması, ABD'nin bölgedeki üslerinden çekilmesi ve İran'a tekrar bir saldırı yapılmayacağının BM kararıyla tespit edilmesi gibi hususlar yer almıştır.
Karşılıklı talep edilen hususlar birbirinden son derece uzak olup iki tarafın ideal isteklerini oluşturmaktadır. Ancak bütün bu farklılıklara rağmen iki tarafın bir araya gelmesi savaşın istenilen sonucu vermediğini, hem ABD'nin hem de İran'ın müzakereye istekli olduğunu göstermektedir. Fakat ortak bir zemin bulunamamasından dolayı somut bir anlaşma sağlanamamıştır. Nitekim İslamabad müzakeresinden hemen sonra JD Vance yaptığı açıklamada, "Net bir sonuç elde edemedik; bu, ABD'den ziyade İran için kötü bir haber. Hangi konuları tolere edebileceğimizi, hangilerini edemeyeceğimizi ve kırmızı çizgilerimizi net olarak aktardık. İran, koşullarımızı kabul etmemeyi tercih etti. İran, nükleer silah yapımını hızlı bir şekilde sağlayacak materyallere sahip olamaz." ifadelerini kullandı. Vance'in 'hızlı bir şekilde nükleer silaha erişilmesini sağlayan materyallerden' bahsetmesi, düşük oranda uranyum zenginleştirmeye yeşil ışık niteliğindedir. Zira barışçıl amaçlı olarak ifade edilen yüzde 5'in altında zenginleştirilmiş uranyumun, nükleer silah için gerekli olan yüzde 90'ın üzerindeki yoğunluğa erişmesi oldukça uzun bir zaman gerektirmektedir. Vance'in bu ifadesi, aynı zamanda yüzde 60 oranında zenginleştirilmiş uranyumun İran'dan çıkarılması gerektiğine de işaret etmektedir.
Buna karşılık İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekai açıklamasında, "Birkaç konuda anlaştık ancak 2-3 konuda görüşler oldukça farklıydı; dolayısıyla bu durum, somut bir anlaşmanın sağlanamamasına yol açtı. İlk aşamada bu doğaldır. Pakistan ve bölge ülkeleriyle iletişimi sürdüreceğiz." ifadelerini kullandı. Bekai'nin bahsettiği 2-3 konuyu büyük olasılıkla uranyum zenginleştirmesi, yüzde 60 oranında zenginleştirilmiş 460 kg uranyumun dışarıya aktarılması ve Hürmüz Boğazı oluşturmaktadır. Bekai'nin açıklaması aynı zamanda İran'ın müzakereye açık olduğuna delalet etmektedir.
Müzakere Sürecini Tıkayan Hususlar
Müzakereler bir yandan devam ederken diğer taraftan İran'ın Hürmüz Boğazı'nı kapatmasına karşılık ABD, Umman Denizi'nde Hürmüz'e olan geçişleri abluka altına almış durumdadır. CENTCOM'un verdiği bilgiye göre bu görevde 10 binin üzerinde asker, yüzden fazla savaş uçağı ve ondan fazla savaş gemisi yer almaktadır. Böylece ABD, İran menşeli gemilerin geçişine izin vermemektedir. Bu hamleyle ABD, bir yandan İran'ın finans yollarını kapatarak üzerindeki baskıyı artırmak istemekte diğer yandan olası müzakerelerde İran'ın Hürmüz kartını etkisiz hale getirmeyi amaçlamaktadır. Ek olarak, ablukanın uzun sürmesi durumunda Çin'in de zarar görmesini, dolayısıyla İran üzerinde baskı oluşturması muhtemeldir. Ancak mevcut durumda müzakerelerin başlamasına engel oluşturan en somut meselelerden biri ABD'nin Hürmüz ablukasıdır. Nitekim müzakerelerin ikinci turu gündeme gelince, İran Hürmüz Boğazını açsa da ABD ablukayı kaldırmamıştır. Bunun üzerinde İran, Hürmüz'ü tekrar kapatmış, ikinci turun başlamasına ön koşul olarak ablukanın kaldırılmasını öne sürmüştür.
Son günlerdeki güncel gelişmelere bakıldığında ABD'nin, İran'ın uranyum zenginleştirmesini yirmi yıllığına askıya alması yönünde teklifte bulunduğu iddia edilmektedir. Buna karşılık İran'ın, zenginleştirme hakkı saklı kalmak şartıyla, zenginleştirmeyi beş yıllığına askıya almayı önerdiği iddia edilmektedir. Müzakerelerin ilk aşamasından sonra Pakistan aracılığıyla iki taraf arasında mektup alışverişi yapılmıştır. Fakat henüz ortak bir zemin oluşturulmadığından dolayı müzakereler ikinci aşamaya geçememiştir. İran, bir yandan uranyum zenginleştirmesini en doğal hakkı olarak görmekte diğer yandan İsrail, İran'ın uranyum zenginleştirme teknolojisini bir tehdit olarak algılamaktadır. Zira İsrail'e göre, İran'ın kendi imkanlarıyla uranyum zenginleştirmesi nükleer silahın ilk adımını oluşturmaktadır. ABD ise uranyum zenginleştirmesinden ziyade İran'ın nükleer silaha erişmemesini istemektedir. Buna karşılık İran, nükleer silahı haram olarak niteleyip, barışçıl amaçlarla uranyum zenginleştirdiğini, bu hakkından hiçbir zaman vazgeçmeyeceğini ileri sürmektedir. Bu üçlü denklemde İran'ın nükleer silah yapmaması garantisi kapsamında düşük oranda uranyum zenginleştirmesi, ABD ve İran açısından bir çözümdür. Fakat denklemin bir diğer değişkeni olan İsrail açısından böylesi bir çözüm kabul edilebilir değildir. Bu nedenle müzakerelerin önündeki en temel engellerden birini İsrail ve İsrail'in Trump üzerindeki etkisi oluşturmaktadır. Bu açıdan bakıldığında Trump'ın, İsrail'den bağımsız hareket etmesi müzakerelerin devamını, ona bağlı hareket etmesi ise savaşın devamını beraberinde getirecektir.
Olası Çıkış Yolları
Mevcut uluslararası düzende uranyum zenginleştirme teknolojisinin yaygınlaşmasına olumlu bakılmamaktadır. Zira uranyum zenginleştirme teknolojisi, teknik olarak nükleer silah yapıp yapmamayı o ülkenin kendi inisiyatifine bırakmaktadır. Bu nedenle ABD ve İsrail, İran'ın nükleer silah yapmayacağına yönelik sözlerine güvenmemeyi tercih etmektedir. Diğer taraftan, 2006 yılında "nükleer yakıt döngüsünü" tamamlayan İran, o tarihten beri yerli olarak uranyum zenginleştirmektedir. Bu doğrultuda yıllar süren gerilimlerde ne İran uranyum zenginleştirme hakkından vazgeçmiş ne de ABD ve İsrail bunu İran'ın inisiyatifine bırakabilmiştir. Böylece iki taraf savaş noktasına gelmiştir. 28 Şubat 2026'da başlatılan savaşla ABD ve İsrail temel olarak İran'da bir rejim değişikliğini hedeflemiştir. Zira kurulacak yeni rejimle anlaşarak uranyum zenginleştirme teknolojisini kendi denetimi altına almak istemiştir. Fakat kırk gün süren savaş, İran'da bir rejim değişikliğine yol açmamıştır. Böylece zorunlu olarak tekrar müzakere masasına dönülmüştür.
Savaşın denendiği ve sonuç vermediği mevcut konjonktürde, müzakere için iki temel çıkış yolu bulunmaktadır: Birincisi, İran'a düşük oranda uranyum zenginleştirme hakkı tanınmasıdır. İkincisi ise İran'ın zenginleştirme hakkının saklı kalması şartıyla, uranyum zenginleştirme faaliyetlerinin belirli bir süreliğine askıya alınmasıdır. Bu durumda da sürenin uzunluğu kritik bir konudur. Mevcut koşullarda ABD yirmi yıllık bir süre önerirken, İran'ın beş yılı kabul edebileceği iddia edilmektedir. Dolayısıyla, tarafların bu iki teklif arasında orta bir noktada buluşmaları muhtemeldir. Uranyum zenginleştirmesi, iki ülke arasındaki en temel sorunu oluşturmaktadır. Bu sorunun çözümü, diğer ihtilafların yönetilebilir bir düzeye gelmesini sağlayacaktır. Bu konuda bir çözüme ulaşılamaması durumunda ise çatışmaların artarak devam etme riski hala masadadır.