İran ve ABD üç aydan fazla süren yoğun gerilimli bir sürecin ardından 17 Haziran'da, 14 maddelik bir barış süreci mutabakat zaptı imzaladı. Mutabakat zaptının imzalanması kadar altında bulunan imzaların da gündem olduğu süreç, tüm dünya tarafından ilgiyle takip ediliyor. Bu doğrultuda mutabakatın kapsadığı konuları iki temel kategoriye ayırmak mümkün. Bazı maddeler mutabakat zaptının imzalanmasıyla yürürlüğe girmişken bazı maddelerin de mutabakatta öngörülen 60 günlük müzakerenin ardından yürürlüğe girmesi beklenmektedir. İki tarafın Lübnan dâhil bütün cephelerde derhal ve kalıcı olarak savaşı durdurması, nihai bir anlaşma için 60 günlük müzakere sürecinin başlatılması, Hürmüz Boğazı'nın açılması, İran petrol ürünlerinin satılması için gerekli izinlerin alınması, İran'ın bloke edilmiş mal varlıklarının aşamalı olarak serbest bırakılması mutabakatın derhal yürürlüğe girmesini öngördüğü hususları oluşturmaktadır.
Nitekim mevcut durumda söz konusu maddelerin uygulanması için gerekli hazırlıklarının yapıldığı anlaşılmaktadır. Bir yandan Hürmüz boğazından geçişler sağlanırken diğer yandan ABD Hazine Bakanlığı, İran petrol satışları için gerekli izinleri vermiş, Katar'da bulunan 12 milyar dolarlık İran mal varlıkları iki aşamalı olarak serbest bırakılmıştır. Lübnan'da aktif savaş da önemli ölçüde durdurulmuştur. Ek olarak ABD Başkan Yardımcısı JD Vance ve İran Parlamento Başkanı Muhammed Bakır Galibaf'ın önderlik ettiği müzakere ekipleri Katar ve Pakistan aracılığıyla İsviçre Lake Lucerne'de bir araya gelerek resmen 60 günlük müzakere sürecini başlatmıştır. Dolayısıyla mutabakat zaptının öngördüğü ilk aşamanın başarıyla başlatıldığını söylemek mümkündür.
Ancak asıl zorluk, mutabakat zaptının 60 günlük müzakereden sonra yürürlüğe girmesini öngördüğü hususlarda bulunmaktadır. Zira bu hususlar aynı zamanda ABD ve İran arasında var olan ihtilafların temellerini oluşturmaktadır. Bu ihtilafın en temel unsurunu ise İran'ın uranyum zenginleştirme teknolojisi ya da basit ismiyle İran'ın nükleer programı oluşturmaktadır. Nitekim İran'a uygulanan pek çok yaptırım da İran'ın 2006'da nükleer yakıt döngüsünü tamamladığını duyurmasından sonra başlamıştır. Dolayısıyla nükleer programı konusunda bir anlaşmanın sağlanması diğer konularda da ihtilaflarının giderilmesini beraberinde getirecektir.
İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Kazım Garipabadi, Lake Lucerne görüşmesinden sonra yaptığı açıklamada iki tarafın teknik görüşmelerin devam etmesi konusunda mutabakata vardıklarını söylemiştir. Bu doğrultuda "nükleer program", "yaptırımlar", "ekonomik kalkınma" ve "uygulama-gözlem" adı altında dört teknik ekibin kurulduğu ve nihai bir anlaşma için çalışmalarını başlattığı ifade edilmiştir. Dolayısıyla 60 günlük müzakere süreci fiilen başlamıştır.
Müzakere Süreci ve Olası Zorlukları
ABD ve İran ilişkilerinde 1979 devriminden bu yana 47 yıl boyunca gerilimler giderek artan bir seyir izlemiştir. Herman Kahn'ın gerilim merdiveni teorisi (the escalation ladder theory) açısından bakıldığında iki ülke ilişkilerinde gerilimlerin en yüksek olduğu noktayı savaş oluşturmaktadır. Tırmanan gerilimin arkasındaki en temel motivasyonu elde edilecek avantaj oluşturmaktadır. Böylece bir taraf gerilimi artırarak avantaj elde edeceğini ve dolayısıyla hedefine ulaşacağını amaçlamaktadır.
İran ve ABD açısından bakıldığında rehine kriziyle başlayan 47 yıllık bu gerilim, geçtiğimiz bir yıl boyunca yaşanan 12 gün savaşı ve 40 gün savaşlarıyla adeta zirve noktasına ulaşmıştır. Ancak bu tırmanma sürecinde benimsenen nihai hedef elde edilememiştir. Böylece zorunlu olarak diplomasi masasına geri dönülmüş, gerilim yerine diyalog tercih edilmiştir. Bu açıdan bakıldığında devam eden barış müzakerelerin önceki benzer girişimlere nazaran daha sürdürülebilir bir anlaşmaya dönüşmesi muhtemeldir. Zira önceki girişimden farklı olarak savaşın da denendiği ve istenilen sonucu vermediği bir konjonktürde görüşmeler yapılmaktadır.
Diğer taraftan, her iki tarafın da zafer ilan ettiği bir savaşın ardından diplomasinin sert geçme ihtimali, müzakere sürecinin zorluğuna da delalet etmektedir. Nitekim Lake Lucerne görüşmesinde İran tarafı, ABD heyetiyle aynı karede yer almayı reddetmiş, görüşmeler arabulucu ülkeler aracılığıyla yürütülmüştür. Fakat biçimsel zorlukların yanı sıra müzakere süreci açısından ciddi meydan okumaları da beraberinde getirecek derin meseleler de bulunmaktadır.
Lübnan meselesi bu derin sorun alanlarından biri olarak müzakere sürecini, dolayısıyla olası bir nihai anlaşmayı negatif yönde etkileyebilecek en önemli hususlardandır. Zira bir yandan İran ve ABD arasında imzalanan mutabakat zaptında Lübnan'da savaşın durdurulması, Lübnan'ın egemenlik haklarının ve toprak bütünlüğünün garantiye alınması öngörülürken diğer yandan İsrail, Lübnan'ın belirli kesimlerini fiilen işgal altında tutmaktadır. Ayrıca işgal ettiği bölgelerden geri çekilmeyeceğini de vurgulamaktadır. Dolayısıyla ABD, bir yandan İran'la müzakere yaparken diğer yandan müzakereleri sabote etmemesi için İsrail'i zapt etmek durumundadır.
Müzakere sürecinin diğer bir zorluğunu da Hürmüz Boğazı meselesi oluşturmaktadır. Zira mevcut durumda boğazdan geçişler ücretsiz olarak sağlansa da bu süreç müzakerelerin devam ettiği 60 gün için geçerlidir. 60 gün sonrasında ise İran ve Körfez ülkelerinin bir araya gelerek yeni bir düzenleme oluşturması gerekmektedir. İran ise geçişlerden belirli bir ücretin alınmasını, sınır ülkeleri olarak boğazın, İran ve Umman'ın denetiminde olmasını istemekte bunun dışındaki alternatif planlara karşı çıkmaktadır. Ayrıca sadece Umman denetiminde olacak Umman tarafından önerilen alternatif güzergaha da karşı çıkmakta, bu yönde bir gelişme olursa askeri müdahaleye bile başvurabileceğini ileri sürmektedir. Bu nedenle bütün tarafları memnun edecek bir mekanizmanın oluşturulamaması durumunda Hürmüz Boğazı meselesinin müzakere sürecine sekteye uğratması muhtemeldir.
Ancak bütün bahsedilen zorluklara rağmen mevcut müzakerelerin sürdürülebilir bir anlaşmayla sonuçlanma ihtimali de hala masadadır. Fakat yapılacak anlaşmayla 47 yıllık bir ihtilaf geçmişi olan iki ülkenin bir anda iki dost ülkeye dönüşmesi de beklenmemelidir. İlk aşamada doğrudan ikili ilişkilere girmek yerine var olan ihtilafların giderilmesi öngörülmektedir. İmzalanan mutabakat zaptında yer alan hususların da ağırlıklı olarak yeni bir girişimden ziyade başta yaptırımlar olmak üzere önceden oluşturulmuş engellerin kaldırılmasına yönelik olduğu anlaşılmaktadır.