Türkiye'nin en iyi haber sitesi

MEHMET FATİH KARA

İran Savaşı Gölgesinde Japonya ve Güney Kore: Enerji Bağımlılığı ve ABD İttifakı Arasında

İran-İsrail/ABD savaşı Hürmüz Boğazı'nın da kapatılmasıyla yalnızca Orta Doğu'yu değil, küresel ekonomi ve enerji güvenliği mimarisini de doğrudan etkileyen bir kırılma yarattı. Küresel petrol ve LNG akışının yaklaşık beşte birinin geçtiği bu dar geçidin sekteye uğraması, savaşın etkilerini coğrafi olarak genişleterek Avrupa'dan Asya'ya kadar uzanan bir enerji şokunu tetiklemekle beraber, savaşın belirsizliği sebebiyle şok etkisinin süresi ve büyüklüğü hala tam öngörülememekte. Bu bağlamda savaşın sonuçlarını yalnızca bölgesel güç dengeleri üzerinden değil, küresel tedarik zincirleri üzerinden diğer bölgelere etkilerini incelemek de önem arz etmektedir.

Bu enerji şokunun en kırılgan aktörlerinden biri ise enerjide yüksek dışa bağımlılıklarıyla bilinen Uzak Doğu Asya ülkeleri, özellikle gelişmiş ekonomiye ve yüksek enerji talebine sahip Japonya ve Güney Kore olmuştur. Japonya'nın ham petrol ithalatının yaklaşık yüzde 90'ının Orta Doğu'dan gelmesi ve enerji öz-yeterlilik oranının yalnızca yüzde 15 seviyesinde olması, benzer şekilde Güney Kore de petrolünün yaklaşık yüzde 70'ini Orta Doğu'dan temin etmekte ve öz-yeterlilik oranı yüzde 10 seviyesinde seyretmesi, Hürmüz Boğazı'nın kapanmasını bu ülkeler için doğrudan ekonomik bir sınamaya dönüştürmektedir. Ancak bu krizi yalnızca enerji bağımlılığı üzerinden okumak da eksik kalacaktır. Japonya ve Güney Kore'yi bölgedeki diğer aktörlerden ayıran temel unsur, Batı bloğu ile olan ittifak ilişkileridir. Çin gibi daha otonom ve çeşitlendirilmiş enerji stratejisine sahip aktörlerin aksine, Tokyo ve Seul yönetimleri hem ekonomik olarak bu krizden ağır şekilde etkilenmekte hem de siyasi olarak ABD liderliğindeki blokla uyumlu bir pozisyon almak zorunda kalmaktadır. Bu durum, söz konusu ülkelerin dış politikalarında belirgin bir ikili sıkışma yaratmaktadır: Ekonomik zarar ile ittifak yükümlülüğü arasında kalmak.

Japonya örneği bu sıkışmayı oldukça net bir şekilde ortaya koymaktadır. Bir yandan Tokyo yönetimi diplomatik olarak tansiyonu düşürmeye yönelik açıklamalar yaparken diğer yandan Hürmüz Boğazı'nın açılması konusunda ABD ve Avrupa ile koordinasyon halinde hareket etmeye zorlanmaktadır. Bu süreçte Japon deniz taşımacılığı ciddi risklerle karşı karşıya kalmış ve 45 Japon gemisi bölgede mahsur kalmıştır. Bunun ötesinde savaşın makroekonomik etkileri de belirginleşmiştir. PMI verilerinde gerileme, imalat sektöründe yavaşlama ve girdi maliyetlerinde hızlı artış Japon ekonomisinin halihazırdaki sıkıntılarını artırmakta, stagflasyon riski ve faiz artış baskısını güçlendirmektedir.

Güney Kore cephesinde ise benzer bir ekonomik baskının daha yoğun bir iç siyasi boyut kazandığı görülmektedir. Enerji ve petrokimya sektörlerine doğrudan bağımlı olan SK Energy ve S-Oil gibi şirketlerin üretim maliyetlerinin artması ve üretimde yavaşlama yaşanması, savaşın ekonomik etkilerini derinleştirmiştir. Bununla birlikte Güney Kore hükümeti, iki ay sonra gerçekleşecek yerel seçimler öncesinde stagflasyon riski ile karşı karşıya kalmış ve bu baskıyı hafifletmek için agresif ekonomik önlemler almak zorunda kalmıştır. Acil yakıt fiyatı sınırlamaları, 22,5 milyon varil rezerv salınımı, 17 milyar dolarlık ek bütçe paketi ve Birleşik Arap Emirlikleri'nden 24 milyon varil ham petrol tedarik girişimleri bu önlemler arasında yer almaktadır. Ancak Güney Kore'nin dış politika tepkisi Japonya'dan daha temkinli ve sessiz bir çizgide ilerlemiştir. Seul yönetimi Hürmüz Boğazı'nın kapatılmasını kınayan çok taraflı bildirilerde yer almakla birlikte, ABD'nin bölgedeki askeri veya güvenlik odaklı çağrılarına açık bir destek vermemiştir. Bu durum, Güney Kore'nin ittifak yükümlülükleri ile ekonomik çıkarları arasında daha dikkatli bir denge kurmaya çalıştığını göstermektedir.

Bu noktada ABD'nin son dönemdeki dış politika tarzı da Japonya ve Güney Kore üzerindeki baskıyı artıran önemli bir faktör olarak öne çıkmaktadır. Trump yönetiminin müttefikleriyle koordinasyondan uzak, zaman zaman öngörülemez ve hatta diplomatik açıdan problemli olarak değerlendirilen yaklaşımı, bu ülkeleri diplomatik arenada zor durumda bırakmaktadır. Trump'ın Mart sonunda yaptığı açıklamada Japonya, Güney Kore ve Avustralya'yı İran ile olan savaşta yardım etmemekle suçlaması ve söylevinde sıkça yer verdiği üzere bu ülkelerin Amerika'nın askeri korumasından yıllarca fayda sağladığı fakat buna karşılık Amerika'nın maliyetini üstlenmediğini ifade etmesi müttefikleri ile olan ilişkisinin en somut örneklerinden.

Bununla beraber ABD'nin savaş kararlarının müttefiklerle yeterince istişare edilmeden alınması ve ortaya çıkan ekonomik sonuçların müttefikler tarafından taşınmak zorunda kalınması, Batı ittifakının işleyişine dair ciddi soru işaretleri doğurmaktadır. Batı bloğuna daha büyük bir resimde baktığımızda bu durumun yalnızca Japonya ve Güney Kore özelinde değil, daha geniş anlamda Batı bloğunun bütününde bir sınamaya işaret ettiğini görmekteyiz. ABD-Avrupa ilişkilerinde ABD'nin NATO'dan çıkmayı gündeme getirmesi, Grönland meselesi ve Ukrayna'ya destek üzerinden yaşanan kırılmalar, benzer bir sınamanın Avrupa ayağını oluştururken; Uzak Doğu'da ise bu sınama Çin faktörü üzerinden okunmalıdır.

Nitekim Çin, İran savaşı bağlamında diğer Asya ülkelerinden belirgin şekilde ayrışmaktadır. Enerji tedarikini çeşitlendirmiş olması, büyük kömür rezervleri ve alternatif enerji yatırımları sayesinde Pekin yönetimi bu şoku Japonya ve Güney Kore'ye kıyasla daha sınırlı hissetmektedir. Bunun ötesinde Çin, İran ile olan özel enerji ilişkisi sayesinde savaşın dolaylı bir aktörü konumundadır ve bu durum Pekin'e stratejik bir manevra alanı sağlamaktadır. Daha da önemlisi, bu kriz Çin için yalnızca bir risk değil aynı zamanda bir fırsat alanı da yaratmaktadır. Küresel enerji fiyatlarının artması ve fosil yakıt bağımlılığının yarattığı kırılganlıkların görünür hale gelmesi, yenilenebilir enerji ve elektrikli ulaşım alanlarında güçlü üretim kapasitesine sahip olan Çin'i orta vadede avantajlı bir konuma taşıyabilir. Bu bağlamda Japonya ve Güney Kore'nin yaşadığı ekonomik sıkıntılar, yalnızca ulusal düzeyde bir kriz değil, aynı zamanda Çin'in küresel ve bölgesel rekabet gücünü artıran bir gelişme olarak da okunabilir.

Bu bağlamda İran savaşı ve Hürmüz Boğazı krizi, Uzak Doğu Asya'da Batı müttefiklerinin karşı karşıya olduğu çok katmanlı bir sınamayı ortaya koymaktadır. Japonya ve Güney Kore, bir yandan enerji bağımlılıklarının yarattığı ekonomik baskılarla mücadele ederken, diğer yandan ABD ile olan ittifaklarını sürdürme zorunluluğu nedeniyle dış politikada manevra alanlarının daraldığını tecrübe etmektedir. Bu ikili sıkışma, söz konusu ülkelerin hem iç politikalarında hem de dış politikalarında ciddi kırılganlıklar üretmektedir. Bununla beraber enerji şokuna daha hazırlıklı ve bölgede 'gri alan' stratejisi ile baskılarını artırmaya devam eden bir Çin tehdidi de bu ülkeler için ayrı bir sınama oluşturmaktadır. Bu bağlamda Japonya ve Güney Kore için İran savaşı ve Hürmüz Boğazı öncelikli olarak iç cephede ekonomik bir sınama, bölgede Çin temelli güvenlikçi bir sınama, uluslararası düzeyde ise Batı bloğu içerisinde bir sıkışma ifade etmektedir. Bu sebeple geleceğe dönük olarak Trump dönemi ABD dış politikasının Batı bloğunu global düzeyde bir sınamaya sürüklediğini göstermektedir. Avrupa'da Rusya üzerinden, Uzak Doğu'da ise Çin üzerinden şekillenen bu sınama, yalnızca mevcut krizlerle sınırlı kalmayacak; aynı zamanda küresel ittifak yapılarının geleceğini de belirleyecek nitelikte olacaktır.

Sabah.com.tr Uygulamamızı İndirin

Uygulamalara Özel Ayrıcalıkları Keşfedin!
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.