Türkiye'nin en iyi haber sitesi

MUHARREM KILIÇ

Tapu Tescilinden İlhaka: Uluslararası Toplumun Sessizliğinde Genişleyen İşgal

İşgalci İsrail hükümetinin, Batı Şeria'da "devlet adına arazi tescili" sürecini başlatma kararı, salt idari bir tasarruf değildir. İşgal gücünün bu ilhak girişimi, işgalin kurumsallaştırılması ve kalıcılaştırılması yönünde atılmış, uzun vadeli sonuçlar doğuracak kötücül bir stratejinin ürünüdür. İsrail'in 1967'den bu yana sürdürdüğü işgalin 'hukuki' araçlar yoluyla fiilî ilhaka dönüştürülmesi, uluslararası hukukun ve insan hakları hukukunun temel ilkeleri açısından ciddi bir meydan okumadır.

Bu karar, İsrail'in işgal altındaki topraklarda egemenlik iddiasını pekiştirmeyi hedefleyen uzun soluklu kirli işgal politikasının son halkasıdır. Arazi tescili, modern devletlerde mülkiyet rejiminin temelini oluşturmaktadır. Bir toprağın devlet adına kayda geçirilmesi, yalnızca tapu siciline işlenmiş bir veri değil, aynı zamanda o alan üzerinde egemenlik iddiasının hukuki zemine taşınmasıdır. Dolayısıyla Batı Şeria'daki geniş alanların "devlet arazisi" olarak kaydedilmesi, fiilî işgalin hukuki ilhaka dönüştürülmesi anlamına gelmektedir.

Uluslararası insancıl hukuk, işgal altındaki topraklarda işgalci gücün yetkilerini açık ve bağlayıcı biçimde sınırlandırmaktadır. 1949 tarihli Dördüncü Cenevre Sözleşmesi'nin 2025 yılı yorumuna göre işgalci güç tarafından, bireysel veya toplu olarak özel kişilere, devlete, diğer kamu otoritelerine veya sosyal veya kooperatif örgütlerine ait gayrimenkul veya menkul malların herhangi bir şekilde tahrip edilmesi yasaktır (Convention IV relative to the Protection of Civilian Persons in Time of War; Commentary of 2025). Bu durum 18 Ekim 1907 tarihli ve "Kara Savaşının Hukuk ve Teamüllerine İlişkin IV No'lu Lahey Sözleşmesi" ve ek düzenlemelerinde de ortaya konulmuştur.

Uzun süreli işgallerin hukuka aykırı uygulamalarla "fiilî ilhaka" dönüşmesi, uluslararası insancıl hukukla bağdaşmamaktadır. İşgalci gücün demografik yapı üzerinde biyopolitik müdahaleleri, mülkiyet rejimini dönüştürmesi veya toprağı kendi ulusal hukukuna tabi kılması geçicilik ilkesinin ihlali anlamına gelmektedir. İşgal altındaki bir toprağın tek taraflı olarak ilhak edilmesi uluslararası hukuka açıkça aykırılık teşkil etmektedir. Bu çerçevede, İsrail'in işgal altındaki topraklar üzerinde kalıcı egemenlik tesisine yönelen hukuki tasarrufları yalnızca işgal hukukunun geçicilik ilkesini ihlal etmekle kalmamakta, aynı zamanda bölgesel ve uluslararası düzlemde hukuki ve siyasi istikrarı zedeleyen, normatif düzeni aşındıran bir etki doğurmaktadır. Bu nedenle ilhak, işgal ya da hukuk dışı durumun kalıcılaşmasının önlenmesi elzemdir.

İşgalci İsrail hükümetinin 'arazi tescili' yoluyla Batı Şeria'daki mülkiyet rejimini yeniden yapılandırmak amacıyla sözde devlet adına yapılan kayıtlar, işgali geçici bir durum olmaktan çıkarıp kalıcı bir egemenlik ilişkisine dönüştürmektedir. Böylece işgal, fiilî ilhakın bir aracı hâline getirilmektedir. Bu durum yalnızca mülkiyet hakkının ihlali değil, aynı zamanda uluslararası insancıl hukukun temel ilkesel değeri olan güç karşısında insan onurunu koruma amacının aşındırılması anlamına gelmektedir.

Ayrıca uluslararası hukukta, güç kullanımıyla toprak kazanımının yasaklanması temel bir normatif ilkedir. Bu ilke, Birleşmiş Milletler (BM) sisteminin temel kurucu değerlerinden birisidir. Bu doğrultuda BM çatısı altında kabul edilen birçok kararda, İsrail'in işgal ettiği topraklardan çekilmesinin gereği vurgulanmıştır. Güvenlik Konseyi'nin 242 ve 338 sayılı kararlarında, bölgede barışın sağlanmasının ancak işgal edilen topraklardan çekilmekle mümkün olabileceği ifade edilmiştir. Ayrıca Konseyin 2334 sayılı kararı da (23 Aralık 2016) işgal devletinin yerleşim faaliyetlerinin uluslararası hukuka aykırı olduğunu ve hiçbir hukuki geçerliliğinin olmadığını ortaya koymaktadır.

İsrail'in bu işgal-ilhak politikası, yalnızca normatif hukuk metinlerine değil, uluslararası yargı kararlarına da açık bir aykırılık teşkil etmektedir. Uluslararası Adalet Divanı'nın, 2004 yılında yayımladığı danışma görüşünde; Batı Şeria'daki duvar inşasının ve yerleşim politikalarının hukuka aykırı olduğunu tespit etmiş ve işgalin kalıcılaştırılmasına yönelik uygulamaları mahkûm etmiştir. Divan, Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkının (right to self-determination) ihlal edildiğini açıkça belirtmiştir. Bugün arazi tescili yoluyla yürütülen bu kirli süreç, söz konusu ihlallerin boyutunu daha da derinleştirmektedir.

Öte yandan, bireysel cezai sorumluluk boyutu da göz ardı edilmemelidir. Uluslararası Ceza Mahkemesi, Filistin topraklarındaki durum hakkında soruşturma yetkisine sahip olduğunu açıklamış ve yerleşim faaliyetlerini savaş suçu kapsamında değerlendirebileceğini belirtmiştir. Roma Statüsü'ne göre, işgalci gücün kendi nüfusunu işgal altındaki topraklara transfer etmesi ve mülkiyet rejimini kalıcı biçimde değiştirmesi suç teşkil etmektedir. İsrail'in bir işgal ve ilhak projesi olarak "arazi tescili" hamlesi, bu bağlamda bireysel ve kurumsal sorumluluğu da gündeme getirmektedir.

İnsan hakları hukuku açısından değerlendirildiğinde, bu ilhak girişiminin en ağır bedelini Filistin halkı ödemektedir. Zira mülkiyetine sahip oldukları topraklar yalnızca ekonomik bir varlık değil; onların kimlik, aidiyet ve yaşam biçimlerinin esaslı unsurlarını oluşturmaktadır. O yüzden "arazi tescili", Filistinlilerin mülkiyet haklarını haleldar etmekle kalmamakta, tarım alanlarını daraltmakta ve zorla yerinden edilmeyi hızlandırmaktadır. Yanı sıra "konut hakkı, çalışma hakkı ve aile hayatının korunması" gibi birden çok temel hak konusu, bu işgal-ilhak politikalarıyla sistematik biçimde ihlal edilmektedir.

Ayrıca bu süreç, Batı Şeria'nın coğrafi bütünlüğünü parçalayarak bağımsız Filistin devletinin yaşama şansını giderek azaltmaktadır. İsrail'in işgal politikası doğrultusunda belirlediği yasa dışı "yerleşim alanları", "yollar" ve "devlet arazisi" tanımlamaları Filistin topraklarını birbirinden kopuk adacıklara dönüştürmektedir. Bu durum, iki devletli çözüm perspektifini fiilen ortadan kaldırmakta ve kalıcı bir eşitsizlik rejimini tahkim etmektedir. Özellikle Doğu Kudüs çevresinde yoğunlaşan bu işgal ve ilhak uygulamaları, kentin statüsünü tek taraflı biçimde değiştirmeyi hedeflemektedir.

Uluslararası toplumun bu gelişmelere verdiği tepki ise ne yazık ki büyük ölçüde söylem düzeyinde kalmaktadır. Yapılan kınama açıklamaları, 'derin endişe' bildirimleri ve diplomatik uyarılar, sahadaki gerçekliği değiştirecek somut adımlarla desteklenmemektedir. Bu durum, ihlallerin fiilen devam etmesine ve sorumluların hesap vermekten kaçınmasına zemin hazırlamaktadır. Yaptırım mekanizmalarının işletilmemesi, hukukun caydırıcı gücünü zayıflatmakta ve ihlallerin cezasız kalmasına yol açmaktadır. O nedenle bu türden çekimser yaklaşımlar; ilhak ve işgal hukuksuzluğunun giderek normalleşmesine ve uluslararası hukuk düzenine olan güvenin aşınmasına neden olmaktadır.

Sonuç olarak, İsrail'in Batı Şeria'da "arazi tescili" yoluyla yürüttüğü politika, teknik bir idari tasarruf değildir. Bu kötücül plan, işgali kalıcılaştıran, ilhakı kurumsallaştıran ve Filistin halkının temel haklarını sistematik biçimde aşındıran bir stratejidir. Bu süreç, uluslararası insancıl hukuk, insan hakları hukuku ve uluslararası yargı kararlarıyla açık biçimde çelişmektedir. Eğer uluslararası toplum, hukukun üstünlüğünü yalnızca retorik düzeyde savunmakla yetinirse, bu tür adımlar yeni "normal" hâline gelecek ve küresel adalet beklentisi yine kirli jeostratejik hesapların gölgesinde sönümlenecektir.

Sabah.com.tr Uygulamamızı İndirin

Uygulamalara Özel Ayrıcalıkları Keşfedin!
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.