İslamabad Mutabakat Zaptı, ABD Başkanı Donald Trump ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan tarafından 17 Haziran'da imzalandı. Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif de arabulucu olarak metne imzasını koydu. Tarihte ilk kez İran İslam Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı ve ABD Başkanı aynı anlaşmaya imzalarını koydular. Daha önce yine tarafların birbirlerinin egemenlik haklarına riayet edeceklerini taahhüt ettikleri 1981 tarihli Cezayir Anlaşmaları'nda ya da 2015 yılındaki nükleer anlaşmada, devlet başkanlarının imzaları yoktu. Olağanüstü arabuluculuk performansıyla Pakistan, tarihi bir başarıya imza atmış oldu.
İran Anlaşmayı Nasıl Gördü
Anlaşmanın imzalanmasıyla birlikte neredeyse tüm İran medyası, İran'ın "zaferini" ve ABD'nin "mağlubiyetini" manşetten verdiler. İranlı yetkililer, Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan ve Meclis Başkanı Galibaf olmak üzere, İran'ın büyük bir zafer kazandığını ilan ettiler. Dini lider Mücteba Hamaney, paylaştığı mesajda, kendisini müzakere ekibinden ve Cumhurbaşkanından mesafelendirmeyi tercih etti. "Prensipte farklı bir fikirde olduğunu", ancak Cumhurbaşkanı ve Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi üyelerinin sorumluluğu açıkça üstlenmesine "izin verdiğini" belirtti. Bundan sonra sürecin İran'ın faydasına olacak şekilde yürütülmesi gerektiğine vurgu yaptı. Böylece anlaşmanın çökmesi ihtimaline karşı kendisini korunaklı bir alana çekmiş oldu.
Anlaşma öncesinde İran'da günlerce Dışişleri Bakanlığı binası önünde protesto gösterisi yapan anlaşma karşıtı radikal gruplar, anlaşmanın imzalanmasının ardından bu kez anlaşmanın İran'ın egemenliğini koruyacak bir şekilde hayata geçirilmesi ve 60 günlük nükleer müzakerelerin İran'ın çıkarları uyarınca gerçekleştirilmesi gerektiğine dair siyasi baskıya başladılar. Müzakerelerin nasıl sonuca bağlanacağı ve sürecin nasıl şekilleneceği, Paydari Cephesi gibi anlaşma karşıtı grupların da siyasi ağırlığı üzerinde belirleyici olacak.
Anlaşma İran'a Ne Vadediyor?
Anlaşmaya göre Hürmüz Boğazı, 30 gün içerisinde savaş öncesi durumuna dönecek ve Boğaz üzerinden uluslararası ticaret normalleşecek. İran'a yönelik yaptırımlar (BM yaptırımları da dâhil) kaldırılacak. ABD, İran'ın yakınındaki askeri konuşlanmasını bitirecek ve Hürmüz'deki ablukayı da kaldıracak. Ayrıca savaş sırasında ciddi zarar gören İran'ın altyapısının yeniden ayağa kaldırılması adına Körfez ülkelerinin katılımıyla 300 milyar dolarlık bir fon oluşturulacak. Bu fonun, taraf ülkelerin uzlaşmasına bağlanması, İran'a koşulsuz 300 milyar dolar verileceği şeklindeki yorumu geçersiz kılıyor. Ayrıca teknik olarak bu fonu bir savaş tazminatı olarak görmek de mümkün değil. Anlaşmanın en kritik maddelerinden biri, Lübnan'ın da anlaşmaya dâhil edilmesi ve İsrail saldırılarının sona ereceğinin taahhüt edilmesi. İran Dışişleri Bakanı Irakçi, anlaşmanın bilhassa Lübnan ayağının uygulanmasından ABD'nin sorumlu olduğunu ifade etti.
Anlaşma Sonucunda Nasıl Bir İran Karşımıza Çıkacak?
Anlaşmanın layıkıyla uygulandığı bir denklemde, İran ekonomisinin 2010'lu yıllardan itibaren maruz kaldığı yaptırım baskısından kurtulması, ilk etapta ekonomiye can suyu olacaktır. Ekonominin kendine gelmesi, halkın belirli bir refah ve rahatlığa kavuşmasını sağlayacak, dolayısıyla siyasi aktörler üzerindeki toplumsal baskı da gevşeyecektir. Bir yandan da bu anlaşmayı koparan siyasi elitin, yeni bir İran'ın kurucu eliti olarak temayüz etmesi ve güçlü bir siyasi pozisyona kavuşması olasıdır. Böyle bir durumda, özellikle savaş sırasında sert eleştirilerde bulunan kesimlerin siyaseten tasfiye edilmesi söz konusu olabilir. Neticede, devlet-toplum birlikteliğinin daha güçlü olduğu bir İran görebiliriz.
İran dünya ekonomisine entegre oldukça, dış politikada -özellikle Batı'yla münasebetlerinde- daha uyumlu ve dengeli bir aktör konumuna da gelebilir. Fakat diğer taraftan, İran'ın erişeceği ekonomik gücün bölgesel siyasetine nasıl yansıyacağı merak konusudur. Her şeyden öte, anlaşma İran'ın vekil kuvvetleriyle olan ilişkilerine temas etmemektedir. Dolayısıyla İran, bu ekonomik gücü kendi vekil kuvvetlerine ve onların bölgesel nüfuzuna tahvil etmeye çalıştığı takdirde, bölgede yeni krizlere zemin hazırlayabilir.
Bu nedenle İran'ın nasıl bir bölgesel siyaset izleyeceği, bu süreçte bölgesel dengelerin genel olarak nasıl şekilleneceği üzerinde de belirleyici olacaktır. Zira Körfez ülkeleri ile İran arasında son savaş sebebiyle yaşanan güven kaybının telafisi de belirli bir zaman ve emek isteyecektir.
Anlaşmanın Zayıf Tarafları
Her şeyden öte bu mutabakat zaptının kalıcı bir barış anlaşması olmadığını vurgulamak gerekiyor. Anlaşma siyasi açıdan oldukça umut vadetse de tarafların önünde henüz uzun bir yol var. İlk etapta 60 gün boyunca nükleer meselenin nasıl tam manasıyla çözüme kavuşturulacağına dair müzakereler sürecek. Bu süre karşılıklı anlaşma halinde uzatılabilir. İran'ın uranyum zenginleştirme faaliyetleri ve şimdiye kadar zenginleştirilmiş uranyumun kaderinin ne olacağı konusunda bir uzlaşmaya varılacak mı göreceğiz. Ayrıca 60 günlük süre, İsrail için de en az 60 günlük bir sabotaj imkânı anlamına geliyor. İsrail, bu süreçte Lübnan'a saldırılarını devam ettirirse anlaşmanın zemini kayabilir. ABD'li ve İsrailli yetkililer arasında patlak veren son dönemdeki sürtüşmelerin sahaya yansımasının nasıl olacağını henüz bilmiyoruz. Ancak ne olursa olsun, bugün gelinen nokta umut vadediyor. Fakat hiçbir zaman nihayeten her aktörü memnun edecek bir anlaşmanın olmayacağını ve bu anlaşmanın da yeni bir Ortadoğu düzenine kapı aralayacağını düşündüğümüzde, yeni denklemde dezavantajlı aktörlerin revizyon taleplerini yükseltmeleri çok uzun sürmeyecektir.