Uluslararası sistem krizlerle birlikte derin bir belirsizliğin içinden geçiyor. Savaşların coğrafi sınırları aşma riski büyüyor. Bölgesel gerilimler küresel maliyet üretiyor. Enerji arzı ve ticaret yolları üzerindeki baskılar artıyor. Böylesi bir dönemde devletlerin değeri sadece askeri güçleriyle ya da ekonomik hacimleriyle ölçülmüyor. Asıl belirleyici unsur, kriz anlarında ne kadar güven verebildikleri, çevrelerindeki türbülansa rağmen ne ölçüde istikrar üretebildikleri ve belirsizlik karşısında nasıl bir siyasi akıl ortaya koyabildikleridir.
Bu noktada Türkiye'nin son yıllarda giderek daha görünür hale gelen yönlerinden biri öne çıkıyor. Güvenli liman olabilmek bu kapsamda en önemli pozisyon. Bu ifade yalnızca fiziki güvenliği ya da coğrafi korunaklılığı anlatmıyor. Aynı zamanda siyasi öngörülebilirlik, diplomatik tutarlılık, kriz anlarında soğukkanlılık, insani hassasiyet ve bölgesel gerilimleri yönetebilme kapasitesi anlamına geliyor. Türkiye, özellikle son dönemde, sertleşen jeopolitik ortam içinde hem kendi istikrarını koruyan bir ülke hem de çevresine denge sunabilen, tansiyonu düşürebilen ve çözüm üretebilen bir merkez olarak dikkat çekiyor.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliğinde şekillenen bu hat, Türkiye'nin dış politikasına aktif ve yön verici bir karakter kazandırdı. Zira günümüzde dünyada birçok aktör sert söylem üretebiliyor. Ancak çok azı sahadaki gerçeği okuyarak krizleri kontrol altına alabilecek diplomatik alanlar açabiliyor. Nitekim Türkiye, son yıllarda tam da bunu yapmaya çalışan bir ülke olarak öne çıkıyor. Bu nedenle güvenli liman olma statüsü, iç istikrarla birlikte dış politikada üretilen güvenle de doğrudan bağlantılı hale geldi.
Krizlerin Ortasında Denge Üreten Diplomasi
Türkiye'nin bu rolünü anlamak için son dönemdeki bazı kritik dosyalara bakmak yeterlidir. Afrika Boynuzu'nda Somali ile Etiyopya arasında yükselen gerilim, sadece iki ülke arasındaki bir anlaşmazlık değildi. Bu süreç, zaten kırılgan olan bölgesel düzenin daha geniş bir çatışmaya evrilme riskini de beraberinde taşıyordu. Türkiye'nin devreye girerek kolaylaştırıcı bir diplomatik hat kurması ve Ankara sürecini işletmesi, burada önemli bir eşik oluşturdu. Ankara Deklarasyonu'nun ortaya çıkması, potansiyel bir savaş riskinin önlenmesi anlamına geliyordu. Bu durum, Türkiye'nin kriz büyüdükten sonra müdahale eden bir aktör olmaktan ziyade kriz tırmanmadan denge üretebilen bir aktör olduğunu gösterdi.
Benzer bir tablo Rusya-Ukrayna savaşında da görüldü. Savaşın başından itibaren hem Moskova hem Kiev ile konuşabilen nadir ülkelerden biri olan Türkiye, taraflarla ilişki kurup müzakere zemini açabilen bir ülke olarak öne çıktı. Tahıl koridoru, esir takası ve temas kanallarının açık tutulmasına dönük çabalar, Türkiye'nin zor dosyalarda işlevsel diplomasi yürütebildiğini gösterdi. Bu durum Türkiye'yi sonuç almaya çalışan bir aktör konumuna taşıdı.
Nitekim son günlerde diplomatik trafik de Türkiye'nin bu özgün konumunu bir kez daha gösteriyor. Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy'nin İstanbul'da Cumhurbaşkanı Erdoğan ile gerçekleştirdiği temasların hemen ardından Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın Şam'da Zelenskiy ve Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed el-Şara ile bir araya gelmesi, Türkiye'nin tek bir kriz başlığından ziyade birbirine temas eden çoklu jeopolitik dosyalarda da güven üreten bir merkez olduğunu ortaya koymuştur. Bu diplomatik eşzamanlılık, Ankara'nın hem Ukrayna Savaşı'nda hem de bölgesel yeniden yapılanma süreçlerinde konuşabilen, temas kurabilen ve yön verebilen bir aktör olarak konumunu daha da görünür hale getirmiş durumdadır.
Öte yandan burada dikkat çekilmesi gereken daha geniş bir resim var. Günümüz küresel sistemde en büyük sorunlardan biri, kurumların krizlerin çözümünde yetersizleşmesi ve diplomatik mekanizmaların/platformların aşınması ve yıpranmasıdır. Krizlerin hızla tırmandığı, tarafların pozisyonlarını sertleştirdiği ve uluslararası kurumların çoğu zaman etkisiz kaldığı bir atmosferde, güven veren ülkeler daha da değerli hale geliyor. Bu bağlamda Türkiye, farklı taraflarla aynı anda konuşabilme kabiliyeti sayesinde bu boşluğu kısmen dolduruyor. Bu nedenle Ankara'nın arabulucu, kolaylaştırıcı ve tansiyon düşürücü rolü Türkiye'nin genel jeopolitik ağırlığı bakımından da önemli sonuçlar üretiyor.
Merhamet Diplomasisinden Güvenli Liman Siyasetine
Türkiye'yi farklılaştıran bir diğer önemli unsur ise dış politikasında insani boyutu kaybetmemesidir. Günümüz uluslararası ilişkiler giderek daha sert, daha maliyet odaklı ve daha dar çıkar hesapları etrafında şekilleniyor. Bu konjonktürde Türkiye, hem güç ve çıkar diliyle hem de insani duyarlılığı da dış politikanın bir parçası haline getiren bir çizgi izliyor. Esir takası süreçleri, sivillerin korunmasına dönük hassasiyet, temas kanallarının açık tutulması ve çatışmaların toplumsal maliyetini azaltmaya yönelik çabalar, bu yaklaşımın somut yansımalarıdır.
Bu durum, "merhamet diplomasisi" olarak tanımlanabilecek bir çerçeveyi de beraberinde getiriyor. Merhamet diplomasisi, duygusal bir söylemden ibaret değildir. Aksine, ahlaki meşruiyet ile stratejik aklı buluşturan bir siyaset tarzıdır. Zira kriz bölgelerinde güven üreten her yaklaşım, uzun vadede diplomatik etki alanını da genişletir. Türkiye günümüzde birçok dosyada muhatap alınıyorsa, bunun nedeni güçlü olmasının yanı sıra dengeli, vicdanlı ve yapıcı bir tutum sergileyebilmesinden kaynaklıdır.
ABD/İsrail-İran arasında derinleşen savaşın bölgede oluşturduğu maliyetler ve belirsizlik de Türkiye'nin neden daha fazla öne çıktığını açık biçimde gösteriyor. Enerji güvenliğinden ticaret yollarına, yatırım ikliminden bölgesel istikrara kadar birçok alanda büyüyen riskler, çevre coğrafyalarda ciddi bir kırılganlık üretiyor. Körfez'de artan baskı ve savaşın ekonomik sonuçları, istikrarlı ve öngörülebilir aktörlerin değerini daha da artırıyor. Bu noktada Türkiye, hem devlet kapasitesi hem diplomatik yön tayin edebilme becerisi hem de stratejik sabrıyla birçok aktörden ayrışıyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın liderliğini önemli kılan noktalardan biri de burada yatıyor. Bu liderlik, içeride siyasi istikrarı koruma iradesi ile birlikte dışarıda da krizleri okuyabilen, riskleri yönetebilen ve Türkiye'yi sert jeopolitik sarsıntılar karşısında denge merkezi haline getirebilen bir kapasiteye işaret ediyor. Belirsizlik çağlarında en kıymetli şey, güçle birlikte güven üretebilmektir. Türkiye'nin son dönemde pekiştirdiği pozisyon tam olarak bu şekilde ortaya çıkmaktadır.
Sonuç olarak Türkiye, günümüzde sadece kendi yolunu bulmaya çalışan bir ülke değildir. Aynı zamanda çevresindeki kriz kuşakları içinde istikrarın, diplomasinin ve stratejik aklın temsilcilerinden biri haline gelmektedir. Ayrıca krizlerin barışçıl yollarla çözümüne yönelik samimi çabalar sergileyen bir tutum içerisindedir. Savaşların, gerilimlerin ve küresel belirsizliklerin arttığı bir dönemde güvenli liman olmak, Türkiye açısından bir avantaj ve Anadolu coğrafyasının getirdiği tarihi bir sorumluluk ve önemli bir stratejik kazanımdır.