Oyuncu Onur Özaydın, Sabah Günaydın TV'de 'Yasemİnce İtiraflar' programında Yasemin Döngel'in konuğu oldu. Yolculuğunun "Öyle Bir Geçer Zaman Ki" dizisiyle başlamasından mutlu olduğunu belirten Özaydın, "Her zaman başa gelmez, şanslı hissediyorum kendimi" dedi. "Yargı" döneminde şaşırtan tepkiler aldığını dile getiren oyuncu, "Osman'ı kendiyle bir tutan çok insan oluyordu" ifadelerini kullandı. "Prens" dizisinin senaryosunu okurken sesli güldüğünü söyledi, "Prens'in içinde olmasaydım çok üzülürdüm" cümlesini de sözlerine ekledi. Programın sonunda yaptığı itiraf ise izleyenleri hem şaşırttı, hem de güldürdü! İşte Onur Özaydın röportajının tüm detayları...
-Nasılsın, neler yapıyorsun?
"Prens" dizimizin yeni sezonu başlayacak. Onun heyecanı var. İşte kostüm ölçüleri falan alındı, provalara girilecek vs. Az kaldı. Yani herkes soruyordu, biz de çok merak ediyorduk. Tahminim yani Nisan'da falan da yayınlanır bence.
-Seni tanımak adına en başından başlayalım… Nasıl bir çocuktun? Şimdiki halinden zıt mı yoksa "7'sinde neyse 70'inde de o" olanlardan mısın?
Ailenin işte zıpçıktısı. Bütün böyle işte büyük aileler böyle bir araya geldiğinde bayramlarda, seyranlarda işte insanları güldürmeye çalışan, onun için çabalayan o çocuk. Öyle bir maymun tarafım hep vardı yani. Öyle derler ya gel maymun git maymun falan filan gibi. Belliydi yani böyle şeyler çıkacağı devamında.
-O zamanlar bir oyunculuk fikri var mıydı?
Yani yoktu ama annem çok götürürdü bizi tiyatro oyunlarına. Yani sonradan çok aklıma geldi bu hatta minnettarım ona yani. Annem ağabeyimle beni elimizden tutup çocuk oyunlarına çok fazla götürürdü. Hemen hemen ayda iki üç defa kesin giderdik yani. Bence o zamanlarda ben biraz bir hayranlık duymaya başlamışım işte mesleğe ya da tiyatroya. Yani annemin o anlamda çok büyük bir payı olduğunu düşünüyorum. Şu an bu mesleği yapıyor olmamdan dolayı.
HAFTA İÇİ ANNEMLERİN, HAFTA SONU KENDİ GÖNLÜMÜ YAPIYORDUM
-Sonrasını biraz biliyorum, bir altın bilezik olsun diye iktisat okuyorsun değil mi?
Evet, biraz da annemlerin gönlü olsun diye iktisat okudum Kocaeli Üniversitesi'nde. Devamlı olarak İstanbul'dan gidip geldim. Hiç orada bir yaşantım olmadı yani. Bir ev tutma ya da yurtta kalma gibi. Zaten ben tren yolculuğunu çok seviyorum yani. Trenle gidip geldim her gün. Hafta sonları da çocuk oyunu oynamaya başlamıştım, 18 yaşında. Yani hafta içi annemlerin gönlünü yapıp hafta sonu kendi gönlümü yapıyordum. Sonra okul bittikten sonra da Yüksek Lisans sınavlarına girdim, oyunculuk kazandım.
-Oyunculuk serüveni ilk üniversitede başladı o zaman…
Aslında lisede tiyatro kulübünde arkadaşlarımın ittirmesiyle, onların gazıyla tiyatro kulübüne girdim. Orada bir oyun çıkardık. İşte seyirci karşısına çıkınca çok mutlu oldum, heyecanlandığımı hatırlıyorum. O andan itibaren başladı yani o şey o zaman düştü içime. Dedim "Herhalde yapacağız biz bu işi. Ben iktisat okuyayım şimdi ama bir yandan tiyatroyla da ilgileneyim." Onlar da her zaman destek oldular. Yani teşekkür ediyorum ikisine de; anneme de, babama da. Sonra Yüksek Lisans derken devamı geldi, tiyatromuzu kurduk vs. Ya olmuş bayağı 2003'te profesyonel olarak ilk oynamaya başlamıştım. 21 yıl olmuş.
ÇOK BÜYÜK HAYALLER KURARAK BAŞLAMADIM
-Çok uzun zamandır bu işi yapıyorsun. Ne öğretti sana bu meslek? Girerken ne umdun, ne buldun?
Yani çok büyük hayaller kurarak başlamadım. Yani zaten bir yola çıkıyorum deyip mecazi anlamda bavulunu hazırladığın, "Dur bakalım başıma neler gelecek" gibi böyle çok büyük cümleler kurmadan başlıyorsun. Çünkü o sırada istediğin şeyin meydana gelmesi için, oluşması için çaba gösteriyorsun sadece. Sonra oluyorsa o güzel şeyler oluyor. Mesela benim en büyük hayalim; Haluk Bilginer'in oynadığı herhangi bir şeyde, ne bileyim o zaman "Tatlı Hayat" dizisi vardı. Yani işte kapıyı çalıp işte kargo getiren ya da işte ne bileyim yemek getiren kuryeyi oynayayım. Ama bir iki lafım olsun Haluk Bilginer'le böyle bir anamız olsun falan diyordum. Sonra yıllar sonra bu başıma geldi. Haluk ağabey aradı tiyatro oyununda oynamam için. Hani ben bunun hayaliyle yaşadım yıllarca ama bunun için sadece kendi içimde çabalıyordum. Mesleğimi iyi yapmaya çalışıyordum. Disiplinli olmaya, ahlaklı olmaya çalışıyordum. Sonra başıma geldi.
-Ama sen manifestlemişsin bayağı…
Evet, öyle oldu. Gerçekten öyle oldu.
-Tiyatrodan televizyona geçişin nasıl oldu, neler hissettin ilk işinde?
Şimdi 2008 yılında "Kız Takımı" diye bir dizi vardı. Biz Kız Takımı'nda erkek oyuncularız. O kadar sahne başkasının ki, bizle hiç alakası olmayan bir dizi aslında. Biz böyle hani o bölümde laflarımızı sayıyoruz kaç repliğimiz var falan gibi bir durumda. Ben de işte 23 yaşındayım o zaman. Kamerayı böyle sette adam akıllı ilk gördüğüm zamanlardayım. Orada set ortamını anladım; böyle oluyormuş, çok zor şartlarda çalışılıyormuş. İşte 30 saniyelik bir şey için saatlerce emek verilebiliyormuş vs. falan. Ama oyunculuk yaptığımı çok hissettiğim bir şey değildi o 2008'de deneyimlediğim. Hatta şu an Birand Tunca, o da o dizide benim kankalarımdan biriydi, şimdi çok tatlı bir konumda kendisi. Onun geyiğini o zamanda hep yapardık yani. Tecrübeleniyoruz o sırada ama yani repliklerimizi sayıyoruz falan. O kadar geri plandaydık. Ta ki 2010 yılında işte "Öyle Bir Geçer Zaman Ki'den bir şey geldiğinde. Yani oradan bir teklif geldiğinde ve işte audition verdiğimde vs. o zaman oyunculuğumu da hani gösterebilme fırsatım oldu. Yani televizyona asıl başlayışım aslında bence "Öyle Bir Geçer Zaman Ki".
HER ZAMAN BAŞA GELMEZ, ŞANSLI HİSSEDİYORUM KENDİMİ
-"Öyle Bir Geçer Zaman Ki" dizisi dönemine damga vuran ve hala tekrarlarıyla izleyici mest eden kült işlerden biriydi. Sence sırrı neydi bu kadar sevilmesinin?
Bence çok samimi bir şekilde yazılıp oynanması, çekilmesi ve bir sürü olumlu etkenin aynı anda bir araya gelmesiyle oluşuyor böyle bir sinerji ancak. Yani o zaman ben hatırlıyorum mesela yayınlandığında işte pazar günleri, sokakta esnafın televizyonunda o dizi açıktı. Yani insanlar birbirlerine program yaparken "Bugün Öyle Bir Geçer Zaman Ki var, yarın gelin siz." diyordu. Sanki her hafta derbi olması gibi yani insanların beklediği bir şeydi. O anlamda her zamanda başa gelecek şeyler değil. Onun bilincindeyim. Şanslı hissediyorum kendimi.
-O Pazar günlerinin yerini yıllar sonra "Yargı" aldı… Hemen ona da değinelim. Senaryo sana geldiğinde, ilk okuduğunda ne hissettin?
Bir kere sevimsiz. İlk bölümlerde özellikle çok sevimsizdi. Eşine olan tavrı falan ama böyle şeyleri oynamak çok zevklidir. Ben normalde kendimi oralara çok yakın görmediğim için... Başka bir yere ulaşmaya çalışıyormuşsun gibi oluyor. Tam olarak bir yolculuk oluyor işte ama sonra ondan keyif almaya başlayınca, bir de dışarıda tepkileri alınca çok daha güzel oluyor.
-Aldığın en tuhaf tepki ne oldu?
Mesela şu oldu: Geç bir saatte ben dışarıdaydım. Kırk yaşlarında bir tane adam bana gelip "Aynı ben Osman, aynı ben." diyor bana. Böyle bir şey olamaz ya. Osman'ın en sevilmediği dönemde adam bana gelip orada "Aynı ben ya. Bayılıyorum Osman'a." Yani diyor ki "Ben şerefsizim. haysiyetsizim." (gülüyor). Böyle bir şey olamaz ya. Öyle bir taraf da her zaman vardı. Kendiyle bir tutan çok insan oluyordu yani.
-Çok keyifli ve gerilimi bol bir işti. Daha önce diziden Merve Ateş'i, Arda Anarat'ı, Onur Durmaz'ı falan konuk almıştım onlar da set arkasının çok keyifli olduğundan bahsetmişti…
Set çok keyifliydi. Zaten bence gülmeden hani insanların yüzü gülmeden olumlu bir sonuca varmak çok zor ya. Buradaki enerji çok önemli. Yargı'da da öyleydi, biz en dramatik sahneleri de çekmeden önce kesin bir eğlencemizi döndürmüşüzdür.
O SAHNENİN SENARYOSUNU BİZ SETTE ALDIK
-Onur Durmaz söylemişti, katilin kim olduğu da belirsizdi değil mi?
Onu hiç kimse bilmiyordu bu arada. Hatta bak ben şöyle bir şey söyleyeyim. Öyle Bir Geçer Zaman Ki'nin birinci sezonunun çok önemli ve akılda kalan bir final bölümü vardır. Düğünde silahlılar çıkıyor falan. Biz o sahnenin senaryosunu o gün sette aldık. Ve üstünde ismimiz yazıyor. Yani neredeyse böyle noterle kapalı zarfı şunu verecekler yani. Yemin ediyorum o gün dağıtıldı herkese. Yani normalde yetiştirilmesinden dolayı değil. Zaten herkes biliyordu yani işin arka tarafı.
-Yayılmasın diye mi?
Evet, yayılmasın diye. Çünkü orada ben anneme söylesem, annem altın gününde öbürüne söylese bitti geçmiş olsun. Ve bizdeki merak unsurunu da son ana kadar taşımak o da çok olumlu anlamda bir enerji yaratıyor. Biz o gün hani kim kime silah çekiyor, ne oluyor ne bitiyor falan o gün öğrendik.
PRENS'İN İÇİNDE OLMASAYDIM ÇOK ÜZÜLÜRDÜM
-Gelelim Prens'e. Çok farklı bir iş, inanılmaz bir şekilde benimsendi izleyici tarafından da. Bu proje sana geldiğinde ilk tepkin ne oldu?
Şimdi okuduğum şey o kadar komikti ki, ya inan yani her zaman şu olmuyor, yani bir senaryo okuduğumda "A bu belli ki komedisi buradan çıkacak" diye tahmin ediyorsun işte ama o sırada sesli gülmek çok olmaz. Bu Prens'i okuduğumda sesli gülmeme ihtimalin yok yani gerçekten. Maalesef benim bir de kayıtta da gülme gibi bir durumum olduğu için dalağım düşük olduğu için artık o yayıldı yani onu ben engelleyemem. Yani ben hem okurken gülüyorum, hem oynarken gülüyorum, izlerken gülüyorum, devamlı olarak Prens'ten söz ederken gülüyorum saçma sapan bir şey oldu yani Prens benim hayatımda (gülüyor). İşte çağırdıklarında görüşmeye ben hem Larg'ı oynadım hem Orion'u da oynadım. Sonrasında işte benim Orion, Bahadır'ın Larg olacağını öğrendiğimde çok mutlu oldum yani diğer karakter de güzel ama hani işin içinde olduğum için çok mutluyum. O zaman şunu söylediğimi çok net hatırlıyorum, "Hangi rol olursa olsun ben bir şekilde ya bu işin içinde olmalıyım" hissiyatını çok net yaşamıştım. Yani çok üzülürdüm gerçekten Prens'in içinde olmasaydım.
İKİ YIL BOYUNCA GİTTİĞİ HER KAPIDAN DÖNMÜŞ
-Prens de başka birkaç iyi iş gibi satılamamış ilk etapta, hikayeyi senden dinlesek…
Biz aslında pandemide çektik Prens'i. 8 bölüm çektik sonra yapımcımız işte bazı dijital platformlarla görüşmeler yapacaktı. Nerede yayınlanacağı belli olacaktı henüz yani hiçbir şey belli değildi biz çekerken de. O finanse etti, bu diziyi yapmak istediler. Diziyi çektik ve ondan sonra rafa kalktı ve hangi platformda yayınlanacağı ile ilgili işte görüşmeler yapılacaktı orada kaldı iş. Sonra uzun zaman hiç ses gelmedi iki yıl falan. Biz dedik ki "İki yıl önce biz ne kadar güzel bir iş çekmiştik çöp oldu ya çok üzücü, halbuki ne kadar güzel iş" falan diye aramızda konuşuyoruz. WhatsApp gruplarında "Ne oldu bizim iş? Artık maalesef yapacak bir şey yok" falan derken, ümidimiz kalmadığı anda birden işte bir tane platformda yayınlanacağı haberini aldık. Bu arada görüşmeler yapılmış ve genelde beğenilmemiş. Zaten o yüzden yani iki yıl boyunca gittiği her yerden kapıdan dönmüş Prens. Ve şimdi açık ara çok izlenen iş olması çok tuhaf geliyor. Ama şimdi tabii uzun yıllar daha devam edeceğini hissediyorum.
-Çekimler nerede oluyor?
Kemerburgaz'da bir platomuz var. Yapımcımızın, MGX'in platosu. Orada oluyor. Yüzde 80'i orada çekiliyor. Yüzde 20'si de açık havada platolarda çekiliyor. Ama galiba bu sezon, bu denge biraz değişiyor. Biraz daha dışarıda olacağız. Yani o oran biraz daha artacak. Yine yarısından fazlası iç mekanda çekilecek. Çünkü çok değişik bir teknolojide çekiyoruz. Öyle de çok fazla plato olmadığı için Türkiye'de. Açık havada olan kısımda biraz daha fazla olacak bu sezon.
-Set arkadasında neler oluyor, dinleyelim onu da biraz…
Yani kamera arkasında çok gülüyoruz ya. Yani işte geçenlerde böyle bir şey yayınlamıştık biz Youtube kanalında Giray'ın. İşte kamera arkasını izledik hep beraber, oyuncuları değerlendirdik falan. Orada da zaten izlerken de gülüyoruz da. Tabii bazı anlarda tutamıyorsun kendini. Yani mesela en dalağı düşük benim sette. Ya ben bir sürü olumsuz şey düşünüyorum o sırada gülmemek için. Yani bir şekilde hiç kimsenin aynı anda sessiz kalabildiği bir ara denk gelemedim ben daha Prens'te. Biri kesin gülüyor yani.
-Hakkında çok güzel yorumlar okudum, şu çok hoşuma gitti; "Birçok tiyatrocuda olan bir özelliği var ama bunu en iyi yapan kesinlikle o. bu özelliğin adı da duygu geçişi. ağlarken gülen, korkarken cesaretlenen çok oyuncu izledim ama bunu onur özaydın kadar hızlı yapanını görmedim." "kanaatimce prens'in en yakışıklı oyuncusudur..." Sen nasıl dönüşler alıyorsun?
Ya çok teşekkür ederim. Ama Çağlar (Ertuğrul) henüz bizim sezona gelmemişti. O revize edilecek diye çok korktum bir yorum olmuş (gülüyor). Yani güzel dönüşler alıyorum. Bir de Prens'te özellikle şu oldu; izleyici kitlesi o kadar geniş ki. Gerçekten sosyal statü olarak da, eğitim olarak da, kültür olarak da çok farklı disiplinlerden, sınıflardan gelen insanlar ortak bir paydada buluşuyorlar Prens sayesinde. Çok heyecan verici.
-Biraz da özel hayat… Uzay adında bir oğlun var, Allah bağışlasın. Nasıl bir baba-oğul ilişkiniz var?
Uzay 8 yaşında olacak Mart'ta. Çok seviyorum yani biricik oğlum.
OĞLUMUN HAYATTAKİ EN İYİ ARKADAŞI OLMAK İSTEMEM!
-İlişkiniz nasıl? Daha arkadaş gibi misin, yoksa sert misindir?
Arkadaş gibi olduğumuz çok fazla an var ama ben onun çok sağlıklı bir şey olduğunu düşünmüyorum. Uzay'ın hayattaki en iyi arkadaşı olmak istemem. Benim de en iyi arkadaşım Uzay olsun istemem. Çünkü orada kavramların karışmasına taraftar değilim çok. Çünkü onun arkadaşları hayatı boyunca olacak ama bir tane babası var ve benim de bir tane oğlum var. O ilişkinin de sağlam bir şekilde kurulması lazım. Biz yine arkadaşça çok güzel zaman geçirelim ama onun bir baba figürünün hep önünde olduğunu biliyor olması güzel bir şey.
-Baba olmak sende neleri değiştirdi?
Ya baba olmak... Böyle birden sevgi pıtırcığı oluyorsun ya. Güzel bir şey. Allah isteyen herkese nasip etsin evlat sahibi olmak isteyen herkese. Uzay gerçekten çok komik bir çocuk ya. Ben çok gülüyorum. Sürekli şaka yapma çabası var. Gerçekten çok gülüyorum.
-Bu arada eşinden ayrısın sen değil mi? Yanlış bilmiyorum.
Biz üç yıl önce ayrıldık evet.
-Aşka kapılarını kapatma gibi bir durum yoktur herhalde…
Yok, var (gülüyor). Yok ya öyle bir şey yok tabii ki canım. Kısmet nasip bu işler yani.
AŞK GERİDE KALMIŞ ÇOK GÜZEL BİR DUYGU
-Aşk senin için ne ifade ediyor?
Yani geride kalmış çok güzel bir duygu gibi hissediyorum.
-Niye? Bir daha bulunamaz mı sence?
Ya bulunabilir de. Sadece çok uzak görüyorum şu anda.
KİNDARIMDIR, UNUTMAM
-Affetmek mi? İntikam almak mı?
Bende çok affetmek gibi bir şey yok ya. Kızgınlığımın geçmesi falan olabilir ama "Hadi gideyim işte tamam artık. Hadi gel affettim" falan gibi bir şey yok, inanmıyorum. Bir de ben kindarımdır da, unutmam yani. Mesela 50 yıl sonra gelir seni bulurum Yasemin. "Sen bana böyle bir soru sormuştun. Ondan sonra hayatımda her şey yokuş aşağı gitti. Önce Prens'ten kovuldum." derim.
İntikam falan öyle şeylere uğraşmam. Sadece bana yapılan iyi şeyleri de kötü şeyleri de unutmam. Yani bu benim çok da sevdiğim bir özellik değil. Ama hayatta unutmam yani. Onun geçmişten beraber seninle beraber geliyor olması da sana bir yük aynı zamanda çok farkındayım bunun ama unutmuyorum yani maalesef.
30'UMA GELDİĞİMDE 'ARTIK HAYAT BİTTİ' DEDİM!
-40'lı yaşlarına geldin şimdilerde… 30'lar sana ne öğretti, 40'lar sana ne getirdi?
Ben tam 30'a geldiğimde şunu çok net hissetmiştim, "Tamam artık yaşadık ne yapacağız ki? Artık bitti hayat. Bundan sonra yokuş aşağı." böyle bir şey olmuştu 30'da bende. Şimdi 39'da iyice bunu hissediyorum (gülüyor). Tam tersine döndü diyeceğimi düşündünüz değil mi? 39'da tamam artık bu kadar. Artık ne olacak zaten kaldı şurada kaç yılımız… Şimdi benden büyükler bana kızacaklardır kusura bakmasınlar ama tam olarak hissiyatım bu yani. Yani bilmiyorum. Yaptığım hiçbir şey yetmiyor şu an. Mesela ben öldükten sonra olacak olan şeyleri çok merak ediyorum şimdiden falan. Ya belki de Allah yani sıralı ölüm verirse yani sağlığım yerinde olursa şurada bir sağlıklı bir 30 yıl yaşayacağımı düşünelim… Şaka bir yana her şey şak diye geçiyor ya. Her şey anında geçiyor yani.
KISA SORULAR
-Hayatınızdan neyi çıkarırsak geriye hiçbir şeyin kalmayacağını düşünürsünüz?
Gülmek.
-Çevrenizden kendiniz hakkında en sık duyduğunuz şikâyet nedir?
"O da orada söylenecek şey mi?" falan gibi mesela bir şey gelebilir benimle ilgili. Bazen böyle kantarın topuzunu kaçırıyor olabilirim.
-Takıntı derecesinde bir huyunuz, bir özelliğiniz var mı?
Kesinlikle bir yere gidilecekse zamanında giderim. Bir de bu yamuk yumuk şeyleri gerçekten o kadar hastalık derecesinde değilim ama sevmem yani. O bir düzeltilir. Bir de mesela yalan söylediğini birinin başkasına da yalan söylediğini yakalarsam anında soğurum yani. Geçmiş olsun. Hepimize.
-Günlük yaşantınızda totemleriniz var mıdır?
Yok. Sadece aynı şeyleri aynı yerlerde yemekten hiçbir zaman sıkılmam yani. Mesela bir döneri hep orada yemekten ya da işte ne bileyim bir kahveyi belirli bir kafede içmekten... Haftanın beş günü o kafeye gidip çalışabilirim yani laptop önümde ya da kitap önümde falan. Hiç sıkılmam. "Hadi artık başka bir yere gideyim." yok, zaten başka yerleri isteyince gidebiliyorum yani.
-"Asla tahammül edemem" dediğiniz o şey?
Disiplinsizlik. Eğer burada biz yeni bir projeye başlıyorsak ve okuma provası yapılacaksa saat 2'de oraya 2:30'da gelemezsin yani. Kim olursa olsun başroldür, küçük roldür bilmem nedir falan hiç önemli değil. Buna tahammül edemiyorum ben. Ya da bir yerde buluşulacaksa herhangi bir özel gece için saat kaç dendiyse orada ol ya da ben gelemiyorum de. Siz devam edin ben sonra ekleneceğim falan de. Ama insanları bekletme.
-Ağzınıza asla sürmediğiniz, "kokusuna bile tahammül edemem" dediğiniz bir yiyecek var mı?
Yani ben çok fazla soğan sarımsakçı değilim ama pişmiş yerim. Bamya yiyemem. Askerde bile bak sınırda karakolda askerdim. Yaprak yerim gene bamya yemem yani. Hep de şey söylüyorlar "Ama demek ki güzelini yememişsin falan." Ya geçin bunları ya. Ben bamya yemeden öleceğim artık. Bunu artık kabul edelim. Yok çorbası çok iyiymiş, yok turşusu. Bamya ile benim bir ilişkim yok yani. Bamya bundan bu kadar rahatsız değilken size ne oluyor yani? Bamyayı çıkarttım hayatımdan. Yok. Bamya yok.
10 ÜZERİNDEN 10 KISKANCIM, HER ŞEYİ KISKANIRIM
-Kıskanç biri misiniz?
Evet. 10 üzerinden 10 kıskancım. Ben burada mesela 9 dersem başkası 10 demiş olur onu bile kıskanırım düşün. 10 üzerinden 10 kıskancım. Her şeyi kıskanırım. Her şeyi. Ama bak yemin ediyorum mesleki kıskançlığım yok denecek kadar azdır. Hiç tanımadığım insanları "Ağabey ne kadar güzel oynamış" falan deyip böyle gördüğümde oyunculuğuna hasta olduğum için onu da özellikle gidip söylemek isterim. Çünkü hak edene ve çabalayana Allah bir şekilde o güzelliği verir. Ben bunun kendim karşılığını gördüğümü umuyorum ya da göreceğimi umuyorum. Hatalarım vs. olabilir ama mesleki anlamda orada böyle çatışmada hiçbir zaman yokum yani.
KISKANÇLIĞIM YÜZÜNDEN 3 YILDIR İLİŞKİM YOK!
-Hayatındaki insana çok karışır mısın mesela? Oraya gitmeye, onu giyme…
Karışmam, karışmayarak burnundan getiririm. Keşke karışsa der bana yani. "Keşke karışsan da neyden rahatsız olduğunu bilsem" der yani. O kadar burnundan getiririm. O yüzden de 3 yıldır ilişki milişki yok (gülüyor). Kıskancım ama evet.
-Cimri biri misiniz?
Yok, hiç değilim. Ben zerre hiçbir şey tutamam yani.
-En çok neye para harcarsınız?
Yok. Yemeye içmeye falan işte.
BUNU NİYE YAPTIM HİÇ BİLMİYORUM, ÇOK ÖZÜR DİLERİM!
-Bize programın adına yakışır bir itirafta bulunur musun?
Kargo'nun solisti Koray Candemir var ya biliyor musun? Bak yemin ediyorum bunu hiç kimseye söylemedim. Özel bir bilgi falan da değil zaten. İnsanlar umurunda bile olmayabilir ama Koray Candemir'e sadece gitse bu benim için yeterli. Özür dileyeceğim çünkü. Bir şekilde biz lisedeyken Koray Candemir'in numarası geldi bize. Sabit ev telefonu. Biz adamın manyak gibi telesekreterini arayıp adama mesaj bırakıp duruyorduk (gülüyor). Bizim o zaman gitara yeni başladığımız dönem, rock aşkıyla yanıp tutuşuyoruz. Teoman'ın konserine gidiyoruz penasını atsın bize, Haluk Levent'e gidelim kafa sallayalım falan ya tam bir anlam karmaşasının içinde Koray Candemir'in telefonu… O bizim için inanılmaz ünlü bir insan çünkü mükemmel derecede ünlü bir insan. Öyle olunca numarası gelince… Adam evde yok belli aylarca niye arıyorsun? Ağabey çok özür diliyorum. Ya gerçekten çok özür diliyorum senden. Yani belirli bir dönem seni arayan bir grup insandan biriydim ben. Bunu niye yaptık hiç bilmiyorum. Yani ama çok özür dilerim.