Oyuncu Gökberk Yıldırım, Sabah Günaydın TV'de 'Yasemİnce İtiraflar' programında Yasemin Döngel'in konuğu oldu. "Rüzgarlı Tepe" dizisinden ve partnerinden bahseden Yıldırım, "Benim hayalimdekiyle çok özdeşleşen bir iş olduğu için inanılmaz heyecanlanmıştım ilk geldiğinde bu teklif. Uyum, aura çok önemli. Cemre çok çalışkan, ben de öyleyim" dedi. Kendisine dair bilinmeyenlerinden de bahseden oyuncu, "Mutlu etmekten mutlu olan bir insanım. Ben mutlu olmak için mutlu etmeliyim. Bende hastalık derecesinde bu. Belki birazından da kurtulmam gerekiyor" sözleriyle dikkatleri üzerine çekti. Programın sonunda ise izleyiciyi şaşırttı, "Çok büyük bir itirafım var! Bir tek annem biliyordu, şu an herkes öğrendi..." ifadelerini kullandı. İşte Gökberk Yıldırım röportajının tüm detayları...
-Nasılsın, nasıl gidiyor hayat?
Valla süper gidiyor.
-Hakkında hiç bilgi yok neredeyse. Seni tanıyarak başlamak isterim. Nerede, nasıl başlıyor senin hikayen?
Çocukluğum Ankara'da geçti, ben Etlik'de doğdum. Sonra Sincan'da ilkokulumu okudum. Ortaokul benim 7-8 okul değiştirerek geçti.
-Neden?
Taşındık sürekli, özel bir sebebi yok. Babam inşaatçı benim, onun da yaptığı yere yerleşme gibi bir huyu var. Müşteriye güven vermek için, "Bakın ben oturuyorum, siz de alın." gibi. Ben Ankara'daki neredeyse 3-4 işte oynadım. Onlar da günlük işlerdi. Orası bir okuldu benim için. Sonra artık iş hayatına geçmek istedim. İstanbul bu işin kalbi. Ve çok güzel vesile oldu "Rüzgarlı Tepe".
Nasıl keşfedildiğimi de anlatayım. O zamanlar Facebook çok revaçtaydı. Orada benim bir tane çocuk oyunundan fotoğrafım vardı, hala duruyor herhalde. İşte o dönemin yapımcısı görmüş, "Bu çocuk tiyatroyla falan uğraşıyor herhalde, bir ulaşın." diye. Ulaştılar, öyle başladık "Beni Affet" ile.
-Çocukluğunu ve oyunculuk aşkının içine ne zaman düştüğünü de dinlemek isterdim, hızlı geçtik…
Çocukluğumu unutmak istemişim gibi oldu değil mi?
-Evet, neden öyle oldu? (gülümseme).
Ya çünkü bende şöyle bir şey oluyor sanırım: 30'u devirdim ve silindi gerisi gibi bir hissiyatım var. 18 yaşına kadar "18 yaşına geldiğim zaman hayat benim için başlayacak." diyorsun, çünkü bütün özgürlüğünü o zaman eline alıyorsun. 18'den sonraki süreçte bir şeyler hızlı gitmeye başlıyor. Hayat seni bir şeye sokuyor, gerçekten 18 orada kilit. Kendini bildiğin zamanlar çünkü. Ondan sonraki süre 18 ile 30 arası bende çok silik, sadece yaşadıklarımın bana kattıkları var o kadar.
PLATONİK AŞKIN KARŞILIĞI BENDE OYUNCULUK
-"Oyunculuk benim mesleğim olmalı" dediğin nokta ne oldu?
Aslında ben oyuncu olarak doğduğumu düşünüyorum. Bu mesleği yaparken ben şöhreti, parası, namı, ismi, hiçbir şekilde bunları gözetmiyorum. Hala öyle. Her gün yeniden ilk kez yapıyor gibi hissediyorum kendimi. Çok seviyorum, platonik aşkın karşılığı bende oyunculuk. Çocuk yaşlardan itibaren, kendimi hissettiğim anlardan itibaren hep bu hayalin peşinde koştum. Benim çevremdeki herkes de bunu çok iyi bilir. Sadece bu işi istedim.
BABAM "İSTERSEN BU SAATTEN SONRA OKUMA" DEDİ!
-Evinde kendi kendine rol yapan çocuklardan mıydın?
İlkokulda 1. Sınıfa yazdırılınca çocuklar ağlar normalde, ben ağlayan çocukları güldürmek için hayvan taklitleri yapıyormuşum. Annemler orada zaten ilk anlamışlar. Ortaokula geldiğimde tiyatro kollarına hep dersten kaçmak için giriyordum, sonra benim hayatımın merkezinde olduğunu fark ettim. Mesela lisede okulu birinci yaptık, ondan sonra babam tamamen inandı ve "İstersen bu saatten sonra okuma. Ama bu mesleğin peşini bırakmayacaksın, bu tutkun senin. Ben bununla gurur duymak istiyorum" dedi. Hala destekleri üstümde, her zaman. Severim onları, çok şanslıyım. Ben gerçekten şanslı olanlardanım.
-İstanbul'a tamamen bu meslek için mi geliyorsun sonrasında?
Ya evet zaten aklımın bir köşesinde hep vardı. Çünkü Ankara'da oynadığım bütün projeler bana bir şey kattı. Ama bir futbolcunun Avrupa hayali gibi bir şey İstanbul, burada kendime yer bulmak istiyordum. Hep aklımda vardı ama ailemi de bırakamıyordum çok sevdiğim için.
-Birlikte mi geldiniz?
Geçen sezon yanımda değillerdi ama bu sene getirdim onları.
ZORLANDIM, ÇOK ZORLANDIM
-Geçen sene tek başına geldin, tek başına kaldın o halde. Zor muydu senin için o süreç?
Ya şöyle zor; çok yoğun saatlerde çalışıyoruz. Tabii başrol olmanın getirisi bu. Herkes gidiyor siz kalıyorsunuz orada. İnanılmaz yoruluyordum, ilk zamanlar özellikle. İlk bir iki ay bir de orada tek başına mücadele kısmın var. Akşam geliyorsun ve sadece yatmak dinlenmek istiyorsun. Ertesi günü çalışması ve ezberi de var. Zorlandım yani çok zorlandım bir noktadan ama alışıyor insan, her şeye alışıyor. İki aydan sonra bir düzen oturttum kendime, tek başına yaşamak da keyifli, çok zevkli.
-Maddi veya manevi anlamda çok zorlanmadın yani anladığım kadarıyla…
İnsanların kendi ihtiyaçlarını karşılaması konusunda yemek içmek ve temiz olmak dışında başka bir koşulu yoktur ya, onlar sağlanabiliyor zaten bir şekilde. İlla onun lüksüne ihtiyaç yok, lüks arayan bir insan değilim zaten, çok sadeyimdir. İlkel yollar bana yeterli (gülüyor). Karnım doysun, suyumu içebileyim…
TEKLİ BİR YATAKTA ÖMÜR BOYU YAŞAYABİLİRİM
-Yatacak bir de yatağım olsun diyorsun…
Aynen, tekli bir yatak yeterli onda yatarım yani ömür boyu yaşayabilirim. Lüks çok sevmem.
-Gelelim "Rüzgarlı Tepe" dizisine… Öncesinde birkaç projede yer alıyorsun ama "Rüzgarlı Tepe" ile yıldızın parlıyor desek yalan olmaz sanırım. En başından sorayım; proje sana nasıl geldi, projeye nasıl dahil oldun?
Benim Ankara'daki en son işimden sonra bir boşluğum oldu. Kafa izni verdim kendime, 3-4 yıllık bir süreçti o. O süreçte her oyuncu bir rolü hayal eder ve onu oynamak ister aslında, aklının bir yerinde onu oynar. İstanbul'a adımım benim çok büyük bir hayalimdi zaten. Ama bu adımı da kafamda hayalini kurduğum karakterle atmak istemiştim hep. O kadar her şey bir araya geldi ki… Tevekkülü çok yüksek bir insanımdır; istedim, sabrettim ve bütün her şey bir anda benim için oluşmaya başladı. Rüzgarlı Tepe işindeki Halil karakteri de öyle benim için. Ve buna da Sevda Hanım vesile oldu. Benim hayalimdekiyle de çok özdeşleşen bir iş olduğu için inanılmaz heyecanlanmıştım ilk geldiğinde bu teklif.
-Halil karakterine hayat veriyorsun. Bize biraz bahseder misin? Farklılıklarınız neler, benzerlikleriniz var mı mesela?
İlk zamanlar bir maceraydı benim için Halil çünkü çok başka bir motivasyonu vardı içerde. Bir kere çok hırslı, ne istediğini bilen, inatçı bir yapısı var. Ama bir o kadar soğukkanlı, tavrı duruşu olan, iş ahlakı yüksek, ailesine de inanılmaz bağlı olan bir adam. Zaten zayıf noktası ailesi, bence çok benzer yönümüz o. En benzeyen yönümüz o. Onun dışında Halil tabii ki inandığı şeylerin peşinden gidiyor ama körü körüne gitmeyen bir adam. Onun sistematik bir şekilde hayatına geçiriyor. Satranç gibi yani; kademe kademe ve düşüne düşüne. İki üç hamle sonrasını düşünerek hareket ediyor. Bana benzeyen birçok yönü de var; ben de inatçıyımdır, ben de ikili ilişkilerinde kıskanç bir adamım.
-Zeynep'e hayat veren Cemre Arda ile partnerliğiniz çok seviliyor, uyumunuzdan sosyal medyada sıkça bahsediliyor. Sence bunun sırrı nedir?
Birçok vilayetten, birçok ülkeden insanlar yazıyorlar ve genelde bunlar sevgi seli üzerinden. Yani çok güzel duygular bunlar. Uyum çok önemli, aura çok önemli, anlaşmak çok önemli, aynı idealde ve aynı bakış açısına sahip olmak çok önemli. Çalışkanız da bu arada, Cemre de çok çalışkan ben de öyleyim. Aynı noktada kafa patlatmak yani. Mesela boş vakitlerimizde, set aralarında biz "Daha iyi nasıl yapabiliriz" diye konuşuyoruz. Bence başarı buradan geliyor. O ortam da sağlanıyor size. Sağlanınca da her şey sizi destekliyor size sadece oynamak kalıyor.
-Sette güldüren taraf da senmişsin Cemre'den aldım dedikoduları…
Öyle mi? Birinin güldürmesi lazım, eğlenceli birinin olması gerekiyor. Pozitif olmak lazım, insanların eğlenmeye de var o disiplin içerisinde. Ben de olabildiğine keyif almaya çalışıyorum, onlar da keyif alıyordur diye düşünüyorum.
-Sadece ülkemizde değil yurt dışında da ilgiyle izlenen bir iş olarak büyük bir hayran tepkiniz var malum. Nasıl tepkiler alıyorsun peki? Var mı unutamadığın bir yorum veya tepki?
Genelde ülkelerine davet ediyorlar. Pasaport çıkartacağım artık yazı oraya harcayacağım yani Romanya, Ukrayna öyle gezeceğim biraz. Brezilya özellikle çok yoğun talep var. Yani Arap seyircilerimiz de inanılmaz fazla, onlara da buradan selam olsun. Güzel tepkiler var, sevilmek mükemmel bir şey. Onlara layık olmaya çalışmak ekstra dikkat ve özen gerektiriyor. Dilini dinini ırkını bilmediğin insanlar tarafından sevilmek, aynı dilde buluşabilmek, onlara bunu anlatabilmek aktarabilmek mesleğimin en sevdiğim tarafı. Ama birinci planımda şöhret para hiçbir zaman olmadı. Bunlar bu işin sadece naçizane iyi yaptığımı düşündüğüm bir şeyin getirileri. Aslında iyi yapma gayretim de yok, doğrusunu yapmaya çalışıyorum sadece. O da iyi görünüyorsa ne mutlu bana.
-Biraz da senden bahsedelim… Set yokken neler yaparsın?
Çok yoğunuz. 1 günlük repomuz oluyor mesela o repo gününde vücut kendini kapatıyor, "Sen buradan sete gitmeyeceksin biliyorum, sen bir uyu kalkma" diyor. Kalkmaya çalışıyorsun kalkamıyorsun. Akşam olunca da zaten ertesi haftanın hazırlığını yapıyorum ben genelde. 10 aylık döngüm hep böyle gidiyor. Dışarı çıkmak yapım da yok da benim, evimi seviyorum. Bir kahvemi alıyorum, bir film açıyorum oradan izliyorum. O bitiyor sonra kaldığım yerden devam.
-Dizide bir intikam durumu var ve senin bu duyguya bakış açını merak ediyorum…
Ben büyük olaylara çok soğukkanlı yaklaşan bir insanım. Büyük olaylarda daha sakinim, daha kredim yüksek oluyor. "O insan senin hayatında niye var hala, çıkar" diyorlar mesela. "Hayır, o onun sınavı" diyorum. Bana yaşattığı şeyi aslında kendisine yapıyor o. Ama detaylarda çok takılıyorum ben. Küçük şeylerde paranoyağım, üstüne hikayeler kurabilirim. Detaylardan bütüne çok rahat gidebiliyorum. Detaylarda her şey gizli ya.
-Mesela sürekli senin aradığın bir arkadaşın var veya sana gerekli değeri vermiyor sana bir şey katmıyor. O kişiyi hayatından çıkarmaz mısın yani?
Bir süre tutarım. Mesela bana çok büyük bir yalan söylemiş olsun. Ben onu silip atmam, bekletirim onu. Belki intikamdır bu. Ama küçük bir hareketinde de o büyük şeyler toplanıp patlar ona. Hayatımdan çıkartırım, "Ne yaptım?" olur kendi içinde. Belki bir intikam yöntemidir. Büyük şeyleri tolere ederim ama küçük şeyleri biriktiririm hep. Fırsat veriyorum ona, bir şans daha veriyorum diyelim.
-Mesela affedemeyeceğin bir şey yaptı?
İşte affedemeyeceğin kısmı bende biraz farklı işliyor. Her şeye sınav olarak baktığım için hayatta, ona şans veriyorum.
YANLIŞ İNSANIN HAYATIMDA YERİ YOKTUR
-O zaman karşısındaki kişi "Nasıl olsa Gökberk beni hayatından çıkarmaz" deyip daha acımasız davranmaz mı sana?
İşte yanlışı o olur. Bir hata, iki hata, üçüncü yanlıştır artık. Yanlış insanın hayatımda yeri yoktur.
-Şans veriyorsun insanlara aslında, bu güzelmiş…
Kendi içimde veriyorum aslında. Ona şans verdiğimi söylemiyorum. Yaptığı yanlışı görmezden geliyorum bir süre, anlık tepki vermiyorum. Herhalde ben sıcak tepkilerimden korkuyorum.
-Yanlış bir şey söylerim diye mi?
Yanlış bir şey söyleyebilirim, belki daha kırıcı olabilirim. Galiba şu; haklıysan yumruk atma.
-Gelelim biraz özel hayata… Aşk için yaptığın en çılgın şey ne oldu bugüne kadar?
İlk soru "Hiç aşık oldun mu?" olmalıydı…
-Doğru… Hiç aşık oldun mu?
Bilmiyorum ki. Aşk göreceli bir şey, güzellik yakışıklılık gibi. Belki aşık olduğumu sandım. Ama aşıksam da ve çok büyük bir şey yaptıysam, aşık olduğum için mi yapmışımdır? Bilmiyorum, aşk mesela kime göre nasıl, ne?
-Peki; aşkın getirdiği tutku ihtiras mı, sevginin zamanla getirdiği dinginlik, sakinlik mi?
Aşk, tutku bence hikayeye giriş kısmı. O ilk kıvılcım dediğimiz an, onun adına aşk tutku diyoruz galiba. Sonraki süreç aşık olduğun kişiyle bir yola girdiğinizde sevgiye dönüşüyor bence. Sevgi de saygıyla çok harmanlanan bir şey. Mesela ben 70 yaşında birbirine hanım bey diye hitap eden insanlara çok imreniyorum. Onlar aşkı tutkuyu çok güzel bir sevgiye dönüştürmüşler. Saygıyla beraber yaşamaya devam ediyorlar. Ona çok imrenmişimdir. Evet, kavgalar tartışmalar tuzu biberidir aşk hikayelerinin ama bir noktada saygıyı koruyarak olmalı her şey. Buna inananlardanım. Ve sakinleşmelisin. Yanındaki kişi bir doğa yürüyüşünde gibi hissettirmeli sana kendini.
Mesela 10 yıl birliktelik yaşadığınız biriyle 2 ay ayrı kaldınız. 2 ay sonraki kavuşma ilk günkü gibi olursa aşk tutku devam ediyor demektir. İçinde devam eden bir şey aslında bitmiyor, siz onu dolaba koyuyorsunuz zamanı gelince çıkarıyorsunuz. Her gün tutku da olmaz zaten hayatta. Hayatın kendi kanununda yok bu. Bir yerde sakinleşmek, dinginleşmek gerekir.
ÇOK SEÇİCİ BİR İNSANIM
-Ya hiç aşık olmadın mı gerçekten? Ben orada kaldım…
İkili ilişkilerim oluyor ama ben hayatımın merkezine koyuyorsam alabiliyorum birisini. Seçiciyimdir, çok seçici bir insanım.
-O noktada kriterlerin ne? Nasıl bir insan senin hayatının merkezine girebilir?
Ya bir kere çok anlamlı bakmalı, güzel gülmeli ve zeki olmalı. Kriterler bunlar. Ama buna her sahip insan da hayatıma girebilir gibi bir şey değil ya bu. O enerjiyle alakalı yani, ne hissettirdiğiyle alakalı. Eğer birinin gözüne bakıp "Ben bu gözlere ömür boyu bakabilirim, bu gülüşü ömür boyu görebilirim" diyebiliyorsan o senin ömrünün sonuna kadar yanında olmalı zaten. Bir de tevekkül ve inançlı bir insanımdır. Burada yazan neyse o zaten, onun önüne geçemiyorsun gibi bir durumumuz var ya. Bir noktada kader seni onunla buluşturuyor. Hangi şartta nerede nasıl bilmiyoruz, bilinmezlerin içinde. Ama eğer beni kavuşturmuş olsaydı bugün hala yanımda olurdu, bir koltuk daha olurdu burada.
-Peki, ilk görüşte midir sence, yoksa sonradan birine aşık olabilir misin?
İşte o da net değil aslında. Ben böyle çok politik cevap veriyorum gibi görünüyor ama değil aslında otursak ben açsam 3 saat konuşuruz gibi bir durumdan bahsediyorum. Ama mesela "ilk görüşte aşk yoktur"a inanmıyorum. Çünkü çok hikaye duydum ben. Ben bilmiyorum, birçok katmanı var aşk denilen olgunun.
-Murat Aygen anlatmıştı, "Nihan kapıdan girdiğinde karım olduğunu anladım" diye, böyle hikayeler var evet…
O birazcık sirayet ediyor herhalde. Ben de çocuk yaştan itibaren 40 yaşıma geldiğimde evleneceğim diyordum mesela. Kimse inanmıyordu, "Göreceğiz biz seni" diyorlardı. Dediğim gibi hep bu kariyer peşinde olduğum için oyunculuk yapmak istiyorum sadece şu aşamada diye diye o zamandan beri dilimde o var. Demek ki 40'ımda evleneceğim, bekleyeceğiz göreceğiz.
-30'lu yaşlarında nasıl bir değişim yaşadın, nasıl bir Gökberk çıktı ortaya?
Ben ikiye ayırıyorum hayatı; 30'una kadarki kısımda hayat seni hazırlıyor, 30'dan sonra sen hayatı yaşamaya başlıyorsun bence. Bana öyle geliyor ya da, benim yaşantım öyle oldu. Bu tecrübeyle sabit. Biriktiriyorsun bir şeyleri, o seni adam haline getiriyor. Ya da işte Gökberk oldum ben o biriktirdiklerimle. Ve açıldım artık, İstanbul benim için çok büyük bir adımdı. Radikal bir karardı hayatıma dair.
-Hayatının dönüm noktası gibi bir şey olmuş…
Evet, yani ailen dışında da bir hayatın olması gerektiği kısmı. Bunu çok önce de yapabilirdim evet ama ben ailemle yaşamayı tercih eden bir adam oldum hep. Hep bir bütün olarak biz bir aradaydık ve yaşadığımız bütün zorlukları da o bir arada olmanın huzuruyla atlattık. Ona inandığım için de aslında böyleydi. Ama sonra artık başka bir hayatım olmalı, buna da kendimi hazırlamalıyım kısmına geçtim.
-Kısa Sorular'a geçeceğim, geçmeden önce son sorum olsun; Bundan sonrası için hedeflerin, hayallerin neler?
Kendim bir sinema filmi yapmak istiyorum. Yönetip oynamak istiyorum. Bir de çok ileri tarihli olmak kaydıyla sanat merkezi açacağım. Genç simalar, oyuncu olmak isteyen ve yetenekli olup bir türlü fırsatını bulamayan ya da doğru yönlendirilmemiş insanları iyi hocalar eşliğinde piyasaya kazandırma gibi bir hayalim var.
KISA SORULAR
HASTALIK DERECESİNDE TAKINTILIYIM!
-Hayatınızdan neyi çıkarırsak geriye hiçbir şeyin kalmayacağını düşünürsünüz?
Fedakarlığım ve çalışkanlığım. İkisi olmazsa Gökberk diye biri olmaz herhalde. Mutlu etmekten mutlu olan bir insanım. Ben mutlu olmak için mutlu etmeliyim. Birinin yüzünü güldürmek beni mutlu ediyor mesela. Ailem konusunda da o yüzden çok mutluyum. Onların gurur duyması benim dünyadaki alabileceğim en büyük ödül. Bende hastalık derecesinde bu ama. Belki birazından da kurtulmam gerekiyor.
BELKİ DE EN BÜYÜK HATAM BU
-Çevrenizden kendiniz hakkında en sık duyduğunuz şikâyet nedir?
Ben problemleri çözmeye yönelik davranmam genelde. Dediğim gibi aslında çok ilintili. Büyük bir problem olduğu düşünülür ama ben susmayı tercih ederim. Susmak en büyük tepkidir aslında. Bu da beni alıngan gibi gösteriyor ama değilim aslında. Çünkü ben konuşursam büyük konuşacağım. Büyük konuşmaktan korktuğum için susuyorum. Aslında karşı tarafa bir değer göstergesi bu, anlaşılmayı beklemek. Şikayet de şu: E konuş, tepki göster! Ama bence konuşmayayım, o tepkiyi ben göstermeyeyim. Belki de en büyük hatam o; anlaşılmayı beklemek.
-Takıntı derecesinde bir huyunuz, bir özelliğiniz var mı?
Ya ben işe çok takıntılı bir adamım. Mesela kafamda bir şey düşünüyorum işle alakalı, o öyle olsun diye çok çabalıyorum. Ama bu sene onu kırdım. Her şeyi kontrol etmeye çalışıyorum, bu da mükemmeliyetçilikten geliyor galiba. Rahatsız ediyor aksi bir şey beni. Ama o da bir profesyonellikle adapte olma ve karşı tarafa güvenme kısmıyla çözülebilen bir şey. Onu da öyle aşıyorum bu sene. Yoksa bu zamana kadar hep böyle kafamda o beni rahatsız eden bir şeydi kendimle alakalı. Ekstra bir enerji istiyor ya o da. Sadece oyunculuğuna odaklan ve geç. Bu kısma geçtim biraz.
-Günlük yaşantınızda totemleriniz var mıdır?
Totem yok ama tevekkül çok.
-"Asla tahammül edemem" dediğiniz o şey?
Üslupsuzluk. Saygıyı aşan şeyler, nefret ederim. Had kısmı, galiba o.
-Ağzınıza asla sürmediğiniz, "kokusuna bile tahammül edemem" dediğiniz bir yiyecek var mı?
Ciğer. Ben tavuğa aşık bir adamım, her gün yerim. Onun bile ciğerini sevmem. Ben ciğersiz insanı da sevmem (gülüyor). Ciğerden uzak duralım, bütün yetkililere sesleniyorum. Kasaplardan yasaklansın. Ciğere karşı örgütü olsa ben başkanı seçilmek isterim. Öyle abartıyorum yani. İstemiyorum ciğer.
-Kendinizi yakışıklı buluyor musunuz?
Öyle olduğu söylenir ama kendim baktığım zaman, ben kendimle çok barışık bir insanım. Mesela kusurlu kusursuz olarak bakılır, ben çok kusur göremem kendimde. Yaradılışla alakalı bir şey bu. Hani bu da olmasaydı ya da bunun yerine böyle bir şey olsaydı bende gibi bir hevesim olmadı çocuk yaşlardan itibaren. O yüzden karşılığı yakışıklılıksa yani öyleyim herhalde.
KISKANÇ BİRİYİM
-Kıskanç biri misiniz?
Ya kıskanç biriyim tabii ki. Makul derecede olursa iyi ama benimki aşırıya kaçabilir. 10 üzerinden 9 diyeyim ben. Kıskançlık deyince giyime kuşama karışmak gibi değil. Zaten biri hayatımdaysa ona göre davranması gerektiğini bilir. Yakışıyorsa giysin, ya da görüştüğü arkadaşlarına hiç karışmam.