Geçen ay bir imza günü için Hollanda'nın Amsterdam şehrindeydim. Daha önce gezdiğim Van Gogh Müzesi'ndeki eserler, bu kez Fabrique des Lumieres sanat müzesinde dijital olarak sergileniyormuş. Elbette ki hiç tereddüt etmeden oraya koştum. Van Gogh'un o derinlikli eserlerine bir kez daha bakarken, birçok düşünce dolandı zihnimde. Bazı insanlar dünyaya acıyı, deliliği ve güzelliği aynı anda taşımak için gelir. Vincent van Gogh, bu nadir ruhlardan biriydi. Yaşamı, ışıkla karanlığın dansı gibi dramatik bir şekilde şekillendi; parlak anlar, derin karanlıkların içinde parladı. Hayatındaki her fırça darbesi, içindeki fırtınanın bir yansımasıydı. Vincent, 30 Mart 1853'te Hollanda'nın küçük bir kasabasında dünyaya geldi. Sessiz bir çocuktu, ama içindeki sessizliğin ardında yoğun bir duygusal dünya vardı. Erken yaşta, dünyayı görme ve hissetme biçimi onu yaşıtlarından ayırdı. Bu farklılık, onu bir ömür boyu yalnız kalmaya da mahkum etti aynı zamanda.
Van Gogh'un sanat yolculuğu geç başladı. Neredeyse 30 yaşına kadar hiç resim yapmadı. Ancak bir kez resme başladığında, bu, onun için asla vazgeçemeyeceği bir tutkuya dönüştü. Gündüzleri güneşin altında parlayan ayçiçeklerini, geceleri yıldızlı gökyüzünü resmetti. Her tablosu, ruhundaki karmaşayı dışa vurmanın bir yoluydu. Renkler onun diliydi; sarılar, maviler, yeşiller... Her biri, Van Gogh'un içsel fırtınalarının yankısıydı.
HAYATI BOYUNCA SADECE TEK BİR TABLOSU SATILDI
Ne yazık ki, bu renkli dünyayı görenler azdı. Hayatı boyunca sattığı bilinen tek tablo, Kırmızı Üzüm Bağı (The Red Vineyard) adlı eseridir. Bu tablo, 1890 yılında Brüksel'de düzenlenen bir sergide Belçikalı ressam ve koleksiyoner Anna Boch tarafından bugünkü para ile 80 dolar (2 bin 600 TL) karşılığında satın alındı. Maalesef yoksulluk ve depresyon, yakasını hiç bırakmadı. Dahası, içindeki fırtına sadece ruhunda değil, bedeninde de izler bıraktı. Ruhsal sağlığı giderek bozuldu, sancılı nöbetlerle boğuştu.
En yakın dostu olan ressam Paul Gauguin ile yaşadığı bir tartışma sonrası, öfkesini kendi bedenine yöneltti ve meşhur olayda, kendi kulağını kesti. Bu olay, onun zihnindeki karanlık dehlizlerin ne denli derin olduğunu bir kez daha gösterdi. Van Gogh'un trajedisi, yalnızca sanatının değil, aynı zamanda hayatının da anlaşılmamasındaydı. 37 yaşında, tıpkı fırtınalı bir gecede ağaçtan kopan bir yaprak gibi, yaşamına kendi elleriyle son verdi. Ardında 2.100'den fazla sanat eseri, ama çok az bir anlam bırakmıştı. Ancak ölümünden sonra, dünya nihayet onun gördüğü güzellikleri fark etti. Van Gogh'un ölümünden sonra, tabloları büyük bir ilgi görmeye başladı ve değerleri hızla arttı. Sanatçının en yüksek ücrete satılan eseri, Dr. Gachet'nin Portresi (Portrait of Dr. Gachet) oldu. Bu tablo, 1990 yılında Christie's müzayede evinde Japon iş adamı Ryoei Saito tarafından tam 82,5 milyon dolara satın alındı. Bu satış, o dönem için bir rekor kırmıştı ve Van Gogh'un sanatının değerinin ne kadar arttığını göstermektedir. Bugünkü enflasyon hesaplamasıyla bu meblağ, çok daha yüksek bir değere ulaşmış durumda. Hayatı boyunca sattığı tek tablo sadece 80 dolardı, fakat ölümünden sonra bir tablosu 82 milyon dolara satıldı. Hayatı boyunca yoksullukla boğuşan biri için ne kadar trajik bir durum.
RUHUN DÜNYAYLA MÜCADELESİ
Vincent van Gogh, yalnız bir ruhun, dünya ile olan mücadelesinin izlerini taşıyan bir sanatçıydı. Onun hayatı, acının içinden geçen bir yolculuğun ve sonunda ışığı bulan bir ruhun hikayesi. Her fırça darbesi, her renk patlaması, onun içsel çığlığının bir yankısı olarak bugün hala yaşamaya devam ediyor. Ve belki de en önemlisi, Van Gogh bize şunu hatırlatıyor: Gerçek güzellik, bazen en derin acıların içinden doğar.