Newroz, BDP'nin öncülük ettiği etkinliklerle, en kalabalığı Diyarbakır'da olmak üzere, Güneydoğu'da coşkulu şekilde kutlandı. Rengârenk giysileri içindeki kitlelerin siyasal taleplerini en keskin şekilde dile getirdikleri bu kutlamalar, 1990'lardan bugüne yaşanan iki büyük değişime işaret eder niteliktedir. Birincisi, Türkiye'nin demokratikleşme açısından geldiği noktadır. 1990'lı yıllarda Newroz, büyük bir gerilimin adıydı.
21 Mart tarihi yaklaştıkça her tarafı endişe sarar, insanlarda korkular en yüksek seviyeye çıkardı. Bunlar haklı korkulardı, zira 1991'de 31 kişi, 1992'de ise 94 kişi hayatını kaybetmişti. Bu ürkütücü manzaraya, kutlama yapan insanların üzerinde alçak uçuş yapan jetler eşlik ediyordu. Oysa bugün bu tablo -çok şükür- ortadan kalktı. Aradan geçen zaman zarfında Türkiye, bireylerin hak ve özgürlüklerinin alanını genişleterek demokrasinin tahkimi açısından önemli mesafeler kat etti.
Demokratik gelişme, Kürt meselesinde de önemli etkiler doğurdu ve buna bağlı olarak Newroz artık insanları gerilime sevk eden bir gün olmaktan çıktı. Elbette, tüm sorunlar ortadan kalkmış değil, bazı yerlerde kutlamalara şiddet de karışıyor ama artık Newroz'un bir korku tüneli olmadığı ve dolayısıyla 1990'lı yıllarla kıyas kabul edilmeyecek bir iyileşmenin olduğu açıktır. Newroz'un işaret ettiği ikinci önemli nokta, Kürt siyasetinde yaşanan dönüşümdür. Newroz gibi politik önem atfedilen günlere katılanların sayısı her geçen yıl artıyor. Özellikle kadınlar, çocuklar ve gençler, bu tür günlerde düzenlenen etkinliklerde daha fazla sahne alıyorlar, daha belirleyici oluyorlar. Böyle günlere kitlesel desteğin çoğalması iki yönlü etki doğruyor:
Bir yandan bu günler ulusal kimlik inşasının bir zemini haline geliyor, diğer yandan ise siyasal taleplerin kristalize edilip kitlelerin bu talepler etrafında harekete geçmesi sağlanıyor.
BDP'nin talepleri
Bu bağlamda BDP; Newroz'da sağladığı kitlesel hareketliliğin verdiği özgüvenle 4 somut talebini dile getirdi.
BDP, temsilde adaletsizliğe sebebiyet veren % 10'luk seçim barajının düşürülmesi, siyasi tutukluların serbest bırakılması, askeri ve siyasi operasyonların durdurulması ve anadilde eğitim hakkının tanınmasını istedi. BDP, bu taleplerinin karşılanması için hükümetten somut bir adım atmasını ve taahhütte bulunmasını beklediklerini belirtti ve hükümeti böylesi bir adıma zorlamak için de -DTK ile birlikte- sivil itaatsizlik eylemlerine başladı. Aslında sivil itaatsizliğe ilişkin işaret fişeği, bundan bir süre önce Öcalan tarafından atılmıştı. Öcalan, Diyarbakır'da Mısır'daki Tahrir Meydanı'na benzer bir görüntü yaratılması halinde Kürt meselesinde çok önemli gelişmelerin yaşanacağını söylemişti. "Örneğin Diyarbakır'da halk Mısır'daki gibi günlerce sokaktan ayrılmazsa, taleplerini dile getirirse işte o zaman barış gelir. İşte o zaman Erdoğan'ın kendisi bu sorunun çözümünü talep edecektir." Şimdi Öcalan'ın bu mesajı hayata geçiriliyor; bu meyanda bir yandan bölgede, bir yandan da Avrupa'da bir dizi eylem yapılacak. BDP bütün bölgede başta oturma eylemi olmak üzere sivil itaatsizlik eylemleri yürütecek, Avrupa'da ise "Kürtler statüsünü istiyor" başlığını taşıyan bir kampanya yürütülecek.
Sivil itaatsizlikten ne bekleniyor?
Sivil itaatsizlik kampanyası iki açıdan büyük önem taşıyor.
Bir kere, eğitimde ve kamu makamlarıyla ilişkilerde anadilin kullanılması ve seçim barajının düşürülmesi gibi talepler, demokratik siyaset açısından son derece meşru taleplerdir. Bu taleplerle sokağa dökülen insanları "terörist" olarak itham etmek mümkün olmayacağı gibi, siyasi iktidarın bu konuda bir pozisyon alması kaçınılmaz olur. Üç türlü pozisyon alınabilir: Ya talepler demokrasinin gereği olarak değerlendirilir ve karşılanır, ya görmezden gelinir ve soğumaya bırakılır veya sert bir şekilde reddedilir. Taleplerin karşılanma yoluna gidilmesi, en makul pozisyondur. Zira bu, demokratik siyasetle mesafe alındığını göstermesi açısından hem iktidarı hem de BDP'yi güçlü kılar. Diğer iki ihtimalde ise, siyaseten güç kazanacak olan PKK olur. İkincisi,
sivil itaatsizlik, PKK'nin tekrar silaha başvurmasını önleme imkânını da içermektedir. Dağda söylenebilecek her şeyin ovada söylenebilir olması ve bunun için eyleme geçilebilmesi, bu süreçte silahın devre dışı kalmasını sağlayabilir.
Sivil itaatsizlik demokratik dünyanın meşru gördüğü bir eylem biçimidir. PKK/BDP çizgisi barışçıl eylemler dairesi içinde kaldığı müddetçe en radikal taleplerini en yüksek perdeden dile getirebilir ve daha önemlisi bu eylemleri hem Türkiye'deki demokratik kamuoyunun, hem de Batı'nın desteğini arkasına alabilir. Böylesi bir desteğin ve imkânın olduğu bir durumda tekrardan silah kullanmak ne PKK'ye ne de BDP'ye bir yarar sağlar. Sivil itaatsizlik kampanyası, bir taraftan hükümeti uluslararası kamuoyu nezdinde güç duruma düşürmek potansiyelini taşımakta, diğer taraftan ise BDP'nin tabanını mobilize etmesini ve diri tutmasını sağlamaktadır. Bu nedenle, seçime kadar, bu kampanyanın dozunun giderek yükseleceğini ve bölge sokaklarının hareketli günler yaşayacağını söylemek mümkündür.
VAHAP COŞKUN DİCLE ÜNİVERSİTESİ