Şu günlerde dünya siyasetini meşgul eden başlıca konu olan Kırım, esasında zamanında yapılmış ve pek bilinmeyen gizli bir anlaşmayla Türkiye tarihi için de önem taşıyor. Sır gibi saklanmış anlaşmanın birer kopyası, her iki hanedanın kozmik nitelikteki gizli arşivlerinde kalmış mıdır, bilinmez.
Osman Gazi liderliğindeki Osmanlı hanedanı, 'sancağı' yani 'Türkiye hanedanı'nı, Türkiye Selçuklu Devleti'nin Devlet Başkanı olan Selçuklu Sultanından devralmıştı. Kesin bilinmeyen bu sultan, ya III. Alaattin Keykubat ya da II. Giyasettin Mesut'tu. Yapılan törende ferman okunmuş, sancağın yanı sıra, bugün Genelkurmay Başkanlığı bünyesinde hâlâ görev yapmakta olan mehter ve Oğuz devlet geleneğinin hükümranlık sembolü olan dokuz tuğ teslim edilmişti.
Türkiye Sultanının, Osman Gazi'ye güvenerek böyle bir tercihte bulunma sebebi, tamamen Moğol istilasına uğramış olan Anadolu'da devletin yaşamasına imkân kalmadığını farketmesiydi. Ertuğrul Bey oğlu Osman, özellikle Batı'ya, Bizans kalelerine doğru başarılı seferler yapabilen bir konumdaydı. Anadolu'nun durumundan doğrudan etkilenmemesi muhtemel bir beylikti. Bu ve benzer sebeplerle, Selçuklu'nun Osman Bey'in bağımsızlığını tanıdığı, bir anlamda tahtı ona devrettiği görülmüştü.
Türkiye Selçuklu Sultanı'nın tahtını devretmiş olduğu devlet, Osman Bey'in çocuklarının fetihleriyle topraklarını genişleterek büyüdü. Fatih Sultan Mehmet, dönemindeki fetihler kapsamında İstanbul'u fethetmesinin ardından, şu günlerde dünyanın gündemini meşgul eden Kırım'dan bir davet aldı. Kırım'da taht kavgaları yaşanıyordu. Fatih'i, Kırım Tatar büyüklerinin bir kısmı, özellikle Eminek Bey çağırıyordu. Kırım'ın önde gelenlerinin ilettiği davet, özellikle Karadeniz'in kontrolünü hedefleyen Sultan Mehmet için kaçırılmaz bir fırsattı. Gedik Ahmet Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu, Kırım Türklerinin de desteğiyle sahillerdeki kaleleri Venedik ve Ceneviz hakimiyetinden kurtardı ve Osmanlı'ya bağlı sancağa dönüştürdü. Kırım tahtına da Mengli Giray'ın oturtulmasıyla yarımada Osmanlı Devleti'ne bağlandı. Kırım'ın Osmanlı Türkiyesi'ne bağlılığı 1783'e, aynen günümüzdeki duruma benzercesine, Ruslar tarafından ilhak edilmesine kadar sürecekti. Bu tam 300 yıllık özel bir beraberlikti.
Müslüman bir Tatar Türki hanedanı olan "Giraylar" tarafından yönetilen Kırım Hanlığı, özel statülü ve imtiyazlı bir emirlik olarak İstanbul'a bağlanmıştı. Gerek Karadeniz ticareti, gerekse boğazların güvenliği, hatta Doğu Avrupa'nın emniyeti, hep Kırım Türklerinden sorulur olmuştu. Güney'den gelebilecek tehlikelere karşı da Kırım Hanlığı Osmanlı'nın koruması altındaydı. Avrupalıların demesiyle, Kırım pekçok anlamda Osmanlı'nın sağ koluydu. Diğer ilişkilerin yanı sıra, Kırım akıncı güçleri, Osmanlı seferlerinin vazgeçilmez destek koluydu. Dolayısıyla Kırım Hanlığı, devletin en önemli unsurlarından sayılma özelliğini taşıyordu.
İşte tüm bu iyi ilişkiler çerçevesinde, iki hanedan arasında hiç bilinmeyen gizli bir anlaşmaya varılmıştı. Bu sır anlaşmaya göre, aynen karşılıklı coğrafi güvenlik teminatı sağlamaları gibi iki hanedan birbirlerinin devamlılığına da teminat olmuştu. Osmanlı hanedanın, hanedan içi problemler veya sağlık sebeplerinden ötürü devamını engelleyecek bir sıkıntıyla karşılaşması halinde, Kırım hanedanı, Müslüman bir Türki hanedan olarak, Türkiye Devleti'nin yönetimi devralacaktı. Aynen Türkiye Selçuklu Devleti'nin zamanında Osman Bey'e hanedanı devretmesi gibi...
Bu bilinmeyen anlaşmanın hayata geçirilmesine, buruklaşan ilişkiler ve tarihin seyri izin vermedi. Özellikle 1683'teki II. Viyana Kuşatması sırasında, Viyana neredeyse fethedilmişti. Yalnızca bir ilçe kadar bir bölgesi ile fetih tamamlanacakken, Viyana'nın yardımına gelen Lehistan Kralı Jan Sobieski'nin kuvvetlerinin Kırım Hanı Murat Giray tarafından durdurulamaması veya bilinmeyen bir sebeple durdurulmaması ilişkilerin oldukça burulmasına yol açmıştı.
Köprülerin altından çok sular aktı. Kırım Hanlığı 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması sonucu Rusya'nın Osmanlı'ya baskılarıyla bağımsız oldu; çünkü Rusların hedefleri farklıydı. 1783'te Rusya, bugüne benzer sayılabilecek bir şekilde Kırım'ı ilhak etti. Zamanında kendilerine tam anlamıyla kök söktürmüş Kırım Tatarları'na karşı Rusların intikam duyguları beslediği, 1736'da Bahçesaray ve Akmescit'i kütüphanelere ve evrak arşivlerine varıncaya kadar yakıp yıkıp talan etmelerinden zaten anlaşılıyordu. 18 Mayıs 1944'te ise Stalin, Kırım yarımadasının öz sahipleri olan Tatar halkını yurtlarından 'kazımaya' karar verdi. İki saat içerisinde yaşadıkları köy, kasaba veya şehir merkezlerinde toplanmaları istendi. Hiçbir eşya almalarına izin verilmeden 10 dakika içerisinde evlerini boşaltarak, hayvan taşımacılığında kullanılan vagonlara istif edildiler. İtiraz edenler hemen orada öldürüldüler. Tren vagonları, Kırım Türklerini Sibirya'ya götürdü. Sonrasında Orta Asya'nın çeşitli bölgelerine dağıtıldılar. Sürgün yerlerine vardıklarında nüfusun yarısı ölmüştü.
Bugüne gelindiğinde, yerli halkının tamamı zorla dağıtılmış, küçük bir azınlığı ancak SSCB parçalandıktan sonra kısmen vatana dönebilmiş bir Kırım var. Böyle bir Kırım'da hakim nüfus çoğunluk, 'Stalin tarafından kazınıp sürülen Kırım halkının yerlerine yerleştirilmiş' Ruslar. Böyle bir demografik yapıda, Rusya'ya bağlanmak isteyip istemeyeceklerini Ruslar'a sorduktan sonra, çıkan sonuca şaşırmak zaten abes. Bu durumun, halkların kendi durumlarını tayini etme hakkı kapsamında sayılabilmesi tartışılır.
Tüm gelişmelere ve oldu-bittilere rağmen, Ukrayna'nın toprak bütünlüğünden yana olmak ve Kırım'ın Ukrayna'nın bir parçası olduğunu desteklemek esas olmalı. Kırım Tatar Türklerinin, Ukrayna'nın eşit haklara sahip vatandaşları olduğu gerçeği ve her türlü haklarını tarihi bir sorumlulukla savunmak her şeyin üstündedir. Aksi yöndeki her türlü siyasi tutumun, çeşitli Karadeniz ülkelerinde donmuş durumda olan krizlere domino etkisi yapması ihtimalinin kuvvetli olduğu unutulmamalı.
cuneyder@gmail.com
@cuneyder