Bir film festivalinin en büyük iddiası nedir diye sorsak çoğu kişi sanatı kutlamak der. Oysa tarih bize başka bir şey söyler. Sinema hiçbir zaman steril bir alan olmadı. Kamera her zaman bir tanıklık aracıydı.
Görüntünün olduğu yerde vicdan da vardı.
Bu nedenle 'sinemacılar siyasete karışmamalı' cümlesi aslında sinemanın varoluşuna aykırı bir cümledir.
Bu yıl 76'ncısı düzenlenen Berlinale jüri başkanı Wim Wenders Gazze ile ilgili bir soruya "Sinemacılar siyasete karışmamalı" yanıtını vererek yeni bir tartışma başlattı.

'SİNEMA POLİTİKTİR'
80'den fazla oyuncu, yönetmen ve yazar Filistin konusunda festivalin kurumsal bir sessizliği olduğunu söyleyerek kınama mektubu yayınladı. Jüri başkanı soruya yanıt verdiğinde ortaya çıkan şey tarafsız bir tutum değil tam tersine konforlu bir suskunluktu. Çünkü tarafsız kalmak diye bir şey yoktur. Hele ki insan hayatının söz konusu olduğu yerde...
Tunuslu yönetmen Kaouther Ben Hania 2024 yılında Gazze'de öldürülen beş yaşındaki Filistinli bir kız çocuğu Hind Rajab'ın gerçek hikayesi için aldığı ödülü reddetti. Ödülü sahnede bırakmak sembolik bir jest değil festival düzeninin unuttuğu şeyin adını koymaktı. Bir hatırlatma.
Sanat tarihine baktığımızda en kalıcı eserlerin hepsinin kendi çağının yarasına dokunduğunu görürüz. Kamera her zaman gücün karşısında zayıfın yanında durduğunda anlam kazandı.

Seksenin üzerinde sinemacının yayımladığı mektup bu nedenle sadece bir tepki değil bir kırılmaydı. Festivalin kurumsal sessizliği diye adlandırılan şey aslında bugünün kültür endüstrisinin en büyük sorunu. Risk almayan etik. Söz kurmaktan çekinen bir sanat ortamı. Evrensel değerleri savunduğunu söyleyen ama evrensel acılar karşısında cümle kuramayan bir dil.

Gösterim sonrası ekiplerin pankart açması ve Sinema Politiktir demesi bir slogan değil, sinemanın özeti. Uchronia ekibinin tepkisi kaba bulunabilir. Festival salonları kırmızı halılarla kaplı olabilir. Ama sinema karanlıkta başlar. O karanlıkta seyirci ile perde arasında sadece bir soru vardır. Gördüğün şeye tanık olacak mısın yoksa onu da mı görmezden geleceksin. Bugün tartışılan şey bir festival krizi değil. Sanatın konforla kurduğu tehlikeli ilişki.
Sinema eğer sadece güzel görüntüler üretirse bir endüstri olur. Ama acıya dokunursa sanat olur. Şimdi şu soruyu soralım, festival mi sinemayı temsil ediyor yoksa sinema mı festivallere rağmen yolunu buluyor? Ve ayrıca sanatçı siyasete karışmamalı diyerek sanatçıyı susturmak savaş hakkında tek kelime ettirmemek sansürün en keskin örneğidir.
FOMO bitti, JOMO başladı: Kaçırmanın keyfi üzerine
Bir zamanlar "kaçırıyorum" korkusuyla yaşardık. Davete gitmezsek bir şey eksik kalacak sanırdık, bir yerde olmazsak sanki hayat bizden önde akıyormuş gibi gelirdi. FOMO (Fear of Missing Out) bir kuşağın ruh haliydi. Şimdi ise başka bir eşikteyiz. FOMO bitti, JOMO başladı.
JOMO, yani Joy of Missing Out: Kaçırmanın sevinci. Gitmediğin davette eğlenmiyor olmak değil mesele; tam tersine, orada olmamayı seçmenin huzuru. Gürültüde herkes yorulurken, enerjiler düşerken, sahte gülümsemeler dolaşırken, senin evinde olman. Ve içinden "iyi ki orada değilim" demen.

Bu yeni ruh hâli tembellik değil. Daha çok bilinçli bir geri çekilme. Sürekli görünür olma baskısına karşı sessiz bir isyan. Her yerde olmanın değerli sayıldığı bir çağda, nerede olmayacağını seçmek yeni bir güç biçimi. Eskiden "kaçırdıysam bir şey kaybettim" derdik. Şimdi "kaçırdıysam vardır bir hayır" kafasındayız.
Bu pasif bir kabulleniş değil; hayatla daha barışık bir ilişki kurma biçimi. Kontrol edemediğimiz şeylere karşı panik üretmek yerine, anlam üretmek. JOMO aynı zamanda sosyal performans yorgunluğunun sonucu. Her ortamda iyi görünmek, doğru cümleyi kurmak, doğru kareye girmek... Bu sürekli sahnede olma hâli insanı tüketiyor. JOMO ise kulise çekilmek gibi. Sahne arkası. Maskesiz, filtresiz, temposuz.
İstanbul'da bir JOMO zirvesinin yapılması da tesadüf değil. Bu şehir hızın, kalabalığın, kaçırma korkusunun başkentlerinden biri. Ve tam da bu yüzden, kaçırmayı seçmenin konuşulması anlamlı. JOMO, şehirle ve zamanla yeni bir sözleşme yapma denemesi. Belki de artık şunu fark ediyoruz, hayat kaçırdıklarımızdan değil, bilinçle seçtiklerimizden oluşuyor. Her davete gitmek değil mesele; hangi davetin sana ait olduğunu bilmek. FOMO bitti. JOMO başladı. Ve bu kez eksik hissetmiyoruz. Aksine, yerli yerindeyiz.