Avrupa sahalarında bu sezon dikkat çeken tek şey skorlar değil. Tribünleri ayağa kaldıran goller, kritik müdahaleler, maçın kaderini değiştiren paslar kadar; maç sonu kulüp sosyal medya hesaplarından paylaşılan videolar da başka bir hikâye anlatıyor. O hikâyenin fon müziğinde ise Türkçe şarkılar...

Arda Güler'in Bernabéu çimlerinde topu ayağına her alışında yükselen beklenti, Hakan Çalhanoğlu'nun Inter formasıyla oyunu aklıyla yönlendirmesi, Kenan Yıldız'ın Juventus'ta özgüvenle attığı her adım, Ferdi Kadıoğlu'nun Premier Lig'de Brighton'da sadece iyi bir bek değil çok yönlü oyun anlayışı... Bunlar sadece bireysel performanslar değil; Avrupa futbolunun merkezinde giderek daha görünür hâle gelen bir Türk imzası. Ama asıl dikkat çekici olan, bu imzanın artık sadece sahayla sınırlı kalmaması.

Bir gol sonrası paylaşılan video... Bir "Man of the Match" kolajı... Bir maç önü motivasyon klibi... Ve arka planda bir Türkçe şarkı. Kulüpler, milyonlara ulaşan sosyal medya içeriklerinde Türk futbolcuları anlatırken Türkçe melodileri tercih ediyor. Barış Manço, Semicenk, Derya Uluğ, Lvbelc5, Sefo, Blok3 ve daha birçok sanatçının şarkıları kulüplerin resmi sayfalarında tüm dünya tarafından dinlenmiş oluyor. Bu, tesadüf değil. Çünkü algoritmalar neyin yankı bulduğunu iyi biliyor: Hikâyesi olan oyuncu, kimliği olan performans ve duygusu olan müzik.

Bugün Avrupa'da bir Türk futbolcu sadece "iyi oynayan bir yabancı" değil. Takımın karakterine katkı veren, taraftarla bağ kuran, dijital çağın diliyle anlatılabilen bir figür. Paylaşılan her video, atılan her etiket, kullanılan her şarkı; Türkiye'nin adını bir kez daha liste başlarına, keşfet sayfalarına ve futbol gündeminin merkezine taşıyor.

Bu bir pazarlama stratejisi mi? Evet. Ama aynı zamanda bir kabul, bir görünürlük ve bir etki alanı.
Türk futbolcular Avrupa'da artık sadece mücadele etmiyor; iz bırakıyor. Sahada skor tabelasına, dijitalde izlenme listelerine, kültürel olarak da kulüp hafızalarına yazılıyorlar.

ANKARAGÜCÜ'NÜN BAŞKANI 'ANGARA BEBESİ'
Bazı kulüpler vardır; yalnızca futbol oynamaz, bir şehrin nabzını tutar. Ankaragücü, tam da böyle bir kulüp. 1910'dan bu yana sarı-lacivert yalnızca bir renk değil, Ankara'nın hafızası, direnci ve gündelik hayatın ta kendisi oldu. Pazartesi sabahı Kızılay'da aceleyle yürüyen memurun adımlarında da vardır Ankaragücü, Ulus'ta çayını yudumlayan esnafın sohbetinde de. Bilenler bilir... Geçtiğimiz gün Ankara'daydım. Hal böyle olunca bazı ziyaretlerde bulunayım dedim. Ankaragücü'nün olağanüstü genel kurulunda başkanlığa seçilen İlhami Alparslan ile kulüpte buluştum.
İlhami Alparslan, enerjisi ve heyecanı ile yakın çevresinde çok sevilen bir isim... Futbolcular, teknik heyet ve kulüp çalışanları da İlhami Başkanı bağrına basmış durumda... Ve tabi taraftarlar... 'Ankaragücü'nün başına 'Angara bebesi' geldi' diyerek tribünler tezahüratlarda bulunuyor. Ankaragücü hiçbir zaman kolay bir kulüp olmadı. Ne başarıyı steril vitrinlerde yaşadı, ne de yenilgiyi sessizce kabullendi. Bu kulüp, Ankara gibi; ağırbaşlı ama inatçı, mesafeli ama yeri gelince coşkulu. Tribünleri bir konser alanı gibi değil belki, ama bir meydan gibi. Herkesin söz hakkı var, anlatılan herkesin hikâyesi...