ATV'nin yeni dizisini yazıma başlık olarak seçmemin sebebi, sadece dramaturjik açıdan pek çok ilke imza atması değil. Zira bu diziyi İngiltere'deki bir Filistin eyleminden İstanbul'a uzanan bir aşk hikâyesi olarak tanımlarsak eksik anlatmış oluruz.
Dizi, ruhsal arayışları, toplumsal birlikteliğimizi ve ne olursa olsun aynı göğün altında olduğumuzu hatırlatan enstantanelerle dolu. Dizide sadece bir karakter var ki bana mübarek ramazana girerken "Şeriatçı kuşatma altındayız, gerici bataklığa sürükleniyoruz" gibi ifadelerle okullardaki ramazan etkinliklerini hedef alan "aydınlar bildirisi" imzacılarını hatırlatıyor.
Laik atak üzerine varlığını kuran ve bunun kendisine sorgulanamaz bir üstünlük verdiği vehmiyle dindarları aşağılayan bu karakterden çok az da olsa toplumuzda da var. O karakterin sofraya domuz eti getirmesine tepki verenler, demek ki zincir marketlerde veya bazı lüks restoranlarda domuz eti satıldığından veya "Biraz önce çeyrek domuz yedim" tweet'i atan diğer "aydınlarımızdan" bihaberler.
En önemlisi, sosyal medyada sahneye verilen tepkilerin hepsi zaten o sahnede ve bizzat domuz eti servis eden kadının kendisi gibi seküler hayat tarzı olan eşi ve oğlu tarafından verilmiş. Keza Hıristiyan rolündeki kız da aynı tepkiyi vermiş. Yani ilk tepkiyi veren, yine seküler temsile sahip olan karakterler olmuş. İddia edilenin aksine burada bir "seküler-dindar" çatışması değil, birlikteliği mesajı verilmiş aslında.
Söz konusu karakter hastalıklı bir tipoloji ve o aşırılığa atfen makro okumalar yapmaya, büyük temsiller atfetmeye gerek yok. Onların temsili ramazan arifesinde "Talibanlaşıyoruz" bildirisi yayınlayanlar kadar marjinal. Ancak bu sayının azlığı, onların yok olduğu anlamına da gelmiyor.
Biliyoruz ki onlar için Christmas kutlansa sorun olmazdı ama okullara "Hoş Geldin Ramazan" yazan süslemeler asılması kendileri için ontolojik bir tehdittir.
Velhasıl "Aynı yağmur altında" ıslandığımızı bilelim; bunu hatırlatanlara da haksızlık etmeyelim.
***
VİRAL KÖTÜLÜKLER, SESSİZ İYİLİKLER
Hastanede annemi tekerlekli sandalyeyle bir yere götürüyordum. Sandalye, hâlâ nereye olduğunu anlayamadığım bir yere takıldı. Ben eğilip düzeltmeye varamadan bir adam geldi, kaldırıp düzeltti ve yoluna devam etti. Arkasından "Teşekkür ederiz" dediğimizi bile duydu mu bilmiyorum. O an onun için yürümek kadar doğal bir refleksti; eğildi, düzeltti ve yoluna devam etti.
Herkesin dünyaya göz ucuyla bakıp parmak ucuyla kaydırıp geçtiği bir dünya algısı zihinlerimize yerleşirken, en çok maruz kaldığımız ya aşırılığın her anlamıyla fuhşiyat ya da idrak etmekte bile zorlandığımız kötülükler. Ki o kötülüklere "haber" adı altında maruz kaldıkça aslında bir zamanlar idrak bile edemediğimizi normalleştirmeye de başlıyoruz maalesef.
Zira kötülük etkileşim alıyor, tıklanıyor, yayılıyor ve "satıyor". Oysa gündelik hayat içinde girişte anlattığım gibi hayatımızın doğal akışının bir parçası olan iyiliklerse çok kolayca gözardı edilebiliyor. Biliyorum ki çoğumuz iyi, çoğumuz iyilik etmeyi seviyoruz, çoğumuz iyilikte huzur buluyoruz ama iyilikler sessiz.
O tek anın düşündürdüklerini paylaşmak, iyilikleri çoğaltmak, iyileri selamlamak ve hazır mübarek ramazan kapımızı yeni çalmışken hayırda yarışmanın lezzetini hatırlatmak istedim. Hayırlı ramazanlar.