Türkiye'nin en iyi haber sitesi

NURULLAH GÜR

Barış sonrası toparlanma zamanı

ABD-İran savaşı sona erdi. Korkulduğu kadar olmasa da küresel ekonomiyi etkiledi. Toparlanma, başta enerji ve enflasyon olmak üzere ilk sinyallerini vermeye başladı

Dört gözle beklenen barışa nihayet yaklaşıldı. Mutabakat zaptı imzalandı. İş, resmi barış anlaşmasının imzalanmasına kaldı. Korkulduğu kadar olmasa da savaş, küresel ekonomiyi etkiledi. Sadece enerji fiyatları değil, faiz oranları da yükseldi. Yine de en azından ciddi bir stagflasyona yol açacak boyutta bir ekonomik tahribat yaşanmadı.
Barışın ardından piyasalar normalleşmeye çalışıyor. Petrol fiyatları, ateşkeslerle birlikte zaten bir süre önce düşüşe geçmişti, barışa dair gelen resmi açıklamaların ardından bu düşüş daha da belirginleşti. Savaş döneminde 120 dolar civarına kadar yükselen petrol fiyatları, şu anda 80 dolara geriledi. Doğalgaz fiyatları da düşüş eğiliminde.
Fiyatların bir anda savaş öncesi seviyelere dönmesini beklememek lazım. Körfez ülkelerinde birçok tesis vuruldu ya da Hürmüz Boğazı'nın kapalı olması nedeniyle üretime ara verildi. Gerekli onarımların yapılması ve tam kapasite üretime dönüş zaman alacaktır. Katar, bu hafta yaptığı açıklamada LNG üretiminin bir ay içinde kapasitenin yüzde 50'sine, iki ay içinde ise yüzde 80'ine ulaşabileceğini duyurdu. Kapasiteye yaklaşma süresi ülkeden ülkeye farklılık gösterecektir. Ülkelerin tam üretim kapasitelerine yaklaşılması için 6-9 aylık bir sürece ihtiyaç olabilir.
Enerjideki arz sorunlarının ve fiyat artışlarının diğer sektörlere aşırı şekilde yansımadan savaşın sona ermesi, ekonomi açısından büyük bir artı oldu. Tabii ki enflasyon oranları arttı, beklentiler bozuldu ancak savaşın enflasyonist etkileri geçici statüden kalıcı hale tam geçmeden barış gerçekleşti. Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek'in belirttiği üzere, savaşın Türkiye'de enflasyon üzerinde yaklaşık 5 puanlık bir etkisi oldu.


YÜKSEK BORÇ, YÜKSEK RİSK
Barış sonrasında faiz oranları, şu an için küresel ölçekte enerji fiyatları kadar güçlü bir reaksiyon göstermedi. Salgından bu yana artan bütçe açıkları, risk primlerini yükseltiyor. Birçok ülkede kamu borçluluk oranları ciddi biçimde artmış durumda. Tahvil yatırımcıları, bu koşullarda bütçe açıklarının finansmanı için daha yüksek faiz talep ediyor. Son beş yıllık süreçte 10 yıllık tahvil faizleri ABD'de yüzde 1'den yüzde 4'e, Almanya'da ise eksi seviyelerden yüzde 3'e yükseldi. Türkiye'deki yüksek çift haneli rakamlarla kıyaslandığında, bu ülkelerde nominal faiz oranları hâlâ çok daha düşük. Ancak söz konusu ülkelerde kamu borçluluk oranlarının ve faizlerdeki artış hızının alışılmışın oldukça üzerinde olması önemli bir risk oluşturuyor.
Kamu borcunun millî gelire oranının gerilemesi için ekonomilerin büyümesi gerekiyor. Fakat büyüme tarafında güçlü bir hikâye olduğu söylenemez. Son iki yıldır gelişmiş ülkeler, yapay zekâ yatırımlarının gazıyla büyümeye çalışıyor. Yapay zekâ hiç kuşkusuz yüksek potansiyele sahip bir teknoloji. Fakat yapay zekâ şirketleri şu anda bu teknolojiyi, reel ekonomide kalıcı ve kapsayıcı bir büyüme sağlayacak biçimde geliştirmiyor. Bununla birlikte, yapay zekânın en çok ihtiyaç duyduğu veri merkezi yatırımları için teknoloji şirketleri yaklaşık 6 trilyon dolarlık finansman arıyor. Bunun 1.2 trilyon dolarının tahvil piyasasından karşılanması öngörülüyor. Finans piyasaları kaynaklarını büyük oranda yapay zekâya yönlendirmiş durumda. Hal böyle olunca reel ekonomiye çok fazla finansal kaynak kalmıyor, büyüme yeterince artmıyor ve borç oranları riskli seviyelerde kalmayı sürdürüyor.


TÜRKİYE AVANTAJA SAHİP
KÜRESEL çapta bir sonraki finans krizinin yüksek kamu borç oranlarından kaynaklanabileceği öngörülüyor. Dolayısıyla, savaş sonrası dönemde piyasaların en çok odaklanacağı göstergelerin başında borçluluk oranları olacak. Türkiye'nin makroekonomide en güçlü olduğu tarafın borçluluk seviyesi olması bu açıdan kritik. Hanehalkı ve kamu borçluluk oranları, akran ülkelere kıyasla oldukça düşük seviyelerde bulunuyor. Dünya geneli için kamu borç stokunun GSYH'ye oranı üç haneli seviyelere yakınken, Türkiye'de oran yüzde 30'un altında. Bu durum, önümüzdeki dönemde Türkiye için önemli bir avantaj oluşturabilir.
Bu avantajdan uzun soluklu biçimde yararlanabilmek için düşük enflasyon, siyasi istikrar ve yeni bir büyüme hikâyesine ihtiyacımız var. Savaş özelinde enflasyonda bir hasar tespiti yapıp yapısal çözümlerle yola devam etmeliyiz. Mayıs enflasyonu, savaş şokunun etkilerinin hafiflediğini göstermişti. Haziran enflasyonu aylık bazda yüzde 1 civarında gelirse, dezenflasyon için ciddi bir moral destek olur. Böyle bir senaryoda Merkez Bankası'nın ilk etapta haftalık repo ihalelerine geri dönerek ağırlıklı fonlama maliyetini yüzde 40'tan, politika faizi olan yüzde 37 seviyesine indirmesi gündeme gelebilir. Savaş sırasında sıkılaştırılan kredi büyüme limitleri eski seviyelerine çekilebilir. Sonrasında ise kademeli biçimde, olgunlaşan koşullara göre politika faizi indirimleri için fırsatlar değerlendirilebilir. Reel ekonominin buna ihtiyacı var.

Sabah.com.tr Uygulamamızı İndirin

Uygulamalara Özel Ayrıcalıkları Keşfedin!
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
SON DAKİKA