Dünyadaki küresel altüst oluşun en büyük yansımasını siyasette görüyoruz. İdeolojiler de siyasi partiler de derin bir değişimin eşiğinde.
AK Parti ve MHP son 10 yılda bu değişimi kendi içlerindeki ayrılıklarla ve kadroları yenileyerek bir anlamda atlattı. Hâlâ parti içi sancılar bitmiş değil.
Biraz geç de olsa şimdi aynı şey Türkiye'nin en statükocu iki partisinde, CHP ve DEM Parti'de yaşanıyor. Bugün CHP'de yaşanan "şaibe" ve "butlan" kavgası aslında işin sadece görünen yüzü; arka planda yeni küresel sistem karşısında pozisyon alma ve Türkiye Yüzyılı sürecine hazırlanma kavgası var.
Bir anlamda siyasetin "normalleşmesi" bu.
Şu sıralarda en çok da "Terörsüz Türkiye" sürecine ilişkin yasal mevzuata odaklanan ve yoğun görüşmeler yapan DEM Parti'de nasıl bir değişim olacağı merak ediliyor.
DEM Parti bu yeni sürece uyum mu sağlayacak yoksa statükocu çizgisini mi sürdürecek? Ya da CHP'deki gibi karpuz gibi ikiye mi bölünecek?
Sorunun cevabı büyük oranda kendini fesheden PKK'lılara ilişkin yasal düzenlemenin çıkmasından sonra belli olacak.
O andan itibaren de bir değil birden çok gücün kapıştığı bir parti içi kavga kaçınılmaz. DEM Parti sivil bir partiydi ama tarihinin hiçbir döneminde "şiddete" karşı çıkmadı. Aynı şekilde Öcalan'ın yön verdiği bir partiydi ama aslında ideolojik olarak kurulduğu günden itibaren CHP'nin Kürt versiyonu olmaktan öteye geçemedi.
Şu son dönemde, PKK feshedilmesine, silahları bırakmasına rağmen başta Eşbaşkan Tuncer Bakırhan olmak üzere bütün siyasi aktörler tipik birer CHP siyasetçisi gibi davrandı.
Hatta hiçbiri Öcalan'ın 27 Şubat'ta yaptığı açıklamada yer alan şu tarihi tespitleri içselleştirmedi: "Aşırı milliyetçi savruluşunun zorunlu sonucu olan; ayrı ulus-devlet, federasyon, idari özerklik ve kültüralist çözümler, tarihsel toplum sosyolojisine cevap olamamaktadır."
Sadece "kurucu önder" Öcalan'la değil, mevcut DEM Parti içinde eski ve yeni kuşak arasında, Türk solu ile "milliyetçi Kürtler" arasında, "Kürt partisi olarak kalalım" diyenler ile "Türkiye partisi olmalı" diyenler arasında ciddi bir kavga var.
DEM Parti bu kavga içinde 20 Eylül'de yapılacak kongreye gidiyor. Bir süre önce "Neden DEM Parti değişmek zorunda?" diye yazan Mehmet Tatlı, İsrail'in bölgeye ilişkin hesaplarını da katarak devasa bir sorunlar yumağından söz edip şöyle diyordu:
"Kürt diasporasıyla ilişkiler; başka partilere yönelen Y ve Z kuşağı seçmenlerin geri kazanılması, parti tabanını da giderek etkileyen Kürt milliyetçiliği; İsrail'in Kürt hareketi dışında kalan Kürt gruplarla ilişkileri ve İsrail'in Kürt psikopolitiğinin dışına çıkarılması."
DEM Parti işte bu sorunlarla kongreye gidiyor ve o klasik sihirli sözcüğe sığınıyor: Değişim... Merak edilen de bu değişimin içeriği... Bu konuda DEM Parti Eş Genel Başkan Yardımcısı Mahfuz Güleryüz kısa bir cevap veriyor:
"Bizim şu anki arayışımız yeni bir Kürt orijinli parti kurmak değil."
Herhalde bu cevabın yeterli olmadığını kendisi de biliyor ki şu tespiti yapıyor:
"PKK'nın kendini feshetmesi, 50 yıllık bir hareketin yeni bir stratejiyle yola devam etme kararı alması sadece Kürt demokratik siyasetini değil, coğrafyanın bütün siyasetini, Türkiye'deki sol-sosyalist yapıları ve DEM Parti'nin bütün bileşenlerini de şu veya bu şekilde etkileyecek bir gerçeklik. DEM Parti'nin kendisini bu yeni döneme uyarlaması gerekiyor. Bu yeni denklemi ıskalamamız mümkün değil."
Esas mesele tam da bu... Yeni dönemi ıskalamamak. Peki DEM Parti'yi bu yeni dönemi ıskalamadan kim yönetecek?
Öcalan'a yakın isimler mi yoksa İmamoğlu-Özel CHP'sinin Kürt versiyonu statükocular mı?