Türkiye'nin en iyi haber sitesi
FERHAT ÜNLÜ

Devlet ‘paralel devlet’e karşı: Volume 2

"Bu bir devlet krizi değil, 'milli' olanla 'gayri milli' olan arasındaki savaştır. 'Gayri milli' olan, kardeşi Habil'i öldüren Kabil gibi cinayet işlemekte azimli.

Son hamleler ile 'paralel devlet', asıl devleti, düelloya davet etti. Kim demiş bu ülkede düello geleneği yok diye. Var olmasına var ama Vahşi Batı ve Rus usulü değil, alaturka modelinden var. Sonuç olarak artık silahlar da çekildiğine göre Çehov'un 'Duvarda asılı tüfek patlamalıdır' ilkesi gereğince ölümcül bir politik çatışma da kaçınılmaz."

Yukarıdaki iki cümle, bundan tam sekiz yıl önce bu köşede yayınlanan 'Devlet 'paralel devlet'e karşı' başlıklı yazımdan. Söz konusu yazı, Amerikalı siyaset bilimci Robert Paxton'a ait paralel devlet kavramının, o zamanlar 'cemaat' denilen (Bir de bunlar kendilerine 'camia' denilmesini talep ediyorlardı, insanın sövesi geliyor) Fetullahçı Terör Örgütü'nün (FETÖ) üzerine yapışıp kalmasına vesile oldu. Bu yönüyle maksadı hâsıl olmuş bir yazıdır. (Meraklısı için yazının linki: https://www.sabah.com.tr/pazar/2012/02/12/devlet-paralel-devlete-karsi)

Aradan geçen süre zarfında gayri milli olanın 17-25 Aralık 2013 yargı darbesi girişimi ve 15 Temmuz 2016 askeri darbe girişimi başta olmak üzere devlet ve millete karşı çok sayıda cinayet teşebbüsünde bulunduğunu hatırlıyoruz. Şairin deyişiyle her şey gözümüzün önünde yaşandı çünkü. Neyse ki, devletin kararlılığı ve milletin feraseti sayesinde bu girişimlerden hiçbiri, FETÖ'nün nihai hıyanet projelerine hizmet edecek şekilde örgüt lehine sonuçlanmadı.

Ve FETÖ, Ocak 2014 Milli Güvenlik Kurulu toplantısında Paralel Devlet Yapılanması (PDY) kavramıyla örgüt olarak tanımlandıktan sonra devletin sert müdahaleleriyle karşılaştı. Yani 'duvarda asıl tüfek patladı'. Örgüt bu müdahalelerle gerilemeye başlayınca agresifleşti ve her seferinde daha büyük taarruz planıyla geldi. Ama yine yenildi, gene yenildi.

Yargı, FETÖ'nün ilk büyük taarruzu olan 7 Şubat ile ilgili iddianamesini olayın sekizinci yıldönümünde tamamladı. Şimdi bu iddianamenin özetini uzun bir yazı okuyucularıma aktarmaya çalışacağım. Sırayla gidelim:

2020/1529 numaralı iddianame İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nca hazırlanmış. Altında savcılar Yakup Ali Kahveci ve Hasan Yılmaz'ın imzası var. Mağdurlar listesinin ilk sırasında dönemin hükümetinin (61. Hükümet) Başbakanı, bugünün Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan yer alıyor. Eylem, soruşturma makamlarınca hükümete yönelik bir girişim olarak kabul edildiği için dönemin hükümet üyeleri de mağdurlar listesinde yer almış. Ancak Erdoğan haricinde bu operasyonla hedef alınan kişi dönemin MİT Müsteşarı Hakan Fidan'dı. Fidan, mağdurlar listesinde 28. sırada yer alıyor.

Gelelim şüphelilere: Toplam 34 sanıklı iddianamenin bir numaralı şüphelisi pek çok FETÖ iddianamesinde gördüğümüz üzere örgütün elebaşı Fetullah Gülen. Suçu şu şekilde tanımlanmış:

'Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini Ortadan Kaldırmaya veya Görevini Yapmasını Engellemeye Teşebbüs Etme, Silahlı Terör Örgütü Kurma ve Yönetme, Devletin Gizli Kalması Gereken Bilgilerini Siyasal veya Askeri Casusluk Amacıyla Temin Etme, Gizliliğin İhlali, Nitelikli Resmi Belgede Sahtecilik.'

Diğer şüpheliler -iddianamedeki sırasıyla yazıyorum- şunlar: İlyas Şahin, Çetin Özgür, Murat Karabulut (Bu ismi bir kenara not edin, bunun üzerinde duracağız, zira bu şahıs o dönemde örgütün MİT imamı idi), Ali Rıza Tekinkaya, Ali Fuat Yılmazer (Bu isim de okuyucularımıza yabancı gelmeyecektir. Dönemin İstanbul Emniyeti İstihbarat Şube Müdürü. FETÖ'nün 'altın çocukları'ndan.), Ayhan Albayrak, Aykut Akbulut, Aykut Güçlü, Erkan Ünal, Erol Demirhan, Faik Şaşmaz, Fazıl Adnan İzgi, Hüseyin Özkan, Kazım Aksoy, Mehmet Deveci, Mustafa Gökkılıç, Nuh Mehmet Damgacı, Oğuzhan Ceylan, Serdar Bayraktutan, Veli Tuluy, Yurt Atayün, Sunay Elmas, Kamil Bayram, Hüseyin Civan, Sebahattin Kaplan, Bekir Kalaağası, Murat Tokay, Ahmet Kılınçarslan, Musa Metin, Muhammet Bekâr, Ramazan Yılmaz, Bilal İrice ve Murat Karkın.

İddianamenin başında Yargıtay 16. Ceza Dairesi'nin 24 Nisan 2017 tarihinde ilk derece mahkemesi sıfatıyla verdiği karara atıfla FETÖ'nün 'silahlı bir terör örgütü' olduğu hatırlatılıyor. Bu atıf önemli. Çünkü örgüt aleyhine yazıp konuşanlar 2012-2016 döneminde FETÖ'cülerin "Elinizde örgüt olduğumuza, hele de silahlı örgüt olduğumuza ilişkin mahkeme kararı var mı?" sorusuna muhatap olurlardı. Hukuku halen kullanabildikleri dönemlerde "Mahkeme kararı, mahkeme kararı" derlerdi. Bir süredir bu koz da ellerinden alındığı için başka türlü söylemler geliştirerek ("Zulüm görüyoruz" türevi söylemler) bizim Adana deyişiyle şinaatçilik (yaygaracılık) yapmaya devam ediyorlar.

İDDİANAMEDEKİ KRONOLOJİ

Devam edelim. 154 sayfalık iddianamenin 17. sayfasındaki şu ifadeler dikkat çekici:

"Örgüt tarafından gerçekleştirilen bu eylemlere 07.02.2012 tarihinde MİT Müsteşarı Hakan Fidan'ın ifadeye çağrılması ile hız verildiği, bu soruşturmanın aslında FETÖ/PDY silahlı terör örgütünün, seçilmiş Türkiye Cumhuriyeti hükümetini yıkmaya yönelik ilk girişimi olduğu, Fetullah Gülen'in, 20.10.2013 günü yayınlanan Sui-zan isimli sohbetinde 'altın vuruş' adıyla 17-25 Aralık operasyonlarının talimatını şifreli olarak verdiği, darbenin adını 'altın vuruş' olarak ifade ettiği…

anlaşılmıştır.

Cumhuriyet Başsavcılığımız 2015/48932 soruşturma sayılı dosyasının kamuoyunca da bilindiği haliyle; Türkiye Cumhuriyeti'nin çözüm sürecinde yürüttüğü politikalardan dolayı Milli İstihbarat Teşkilatı'nın PKK/KCK ile ilişki içindeymiş gibi gösterilerek, MİT görevlilerinin ifadeye çağrılması, evlerinde arama yapılması ve haklarında yakalama çıkarılması, üstelik bu işlemlerin o tarihte Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı olan halen Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı olan Sn. Recep Tayyip Erdoğan'ın ameliyat olacağı güne denk getirilerek bu şekilde kurgulanan ve nihai hedefi, seçilmiş meşru hükümeti devirmek olan Emniyet, MİT ve Yargı organlarına sızarak yerleşmiş olan FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü'nün Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'ne karşı açıktan giriştiği ilk operasyondur."

İddianamenin dikkat çekici kısımlarından biri, 7 Şubat 2012'den önceki sürecin kilometre taşlarını döşeyen olayların (hemen sonrasındaki olayların da) kronolojiye uygun biçimde tek tek sıralanması. İddianameden aktaralım:

- 29 Ocak 2009 tarihinde; o tarihte Başbakan olan, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın İsrail'e karşı 'one minute' çıkışını yapması,

- Ocak-Şubat 2010'da Hakan Fidan'ın Başbakanlık Müsteşar Yardımcısı olarak ilk kez Oslo görüşmelerine katılması,

- 4 Mart 2010'da Brüksel'de Âdem Uzun'un (Oslo görüşmelerini kaydeden kişi) ses kayıtlarıyla birlikte gözaltına alınması,

- 10 Nisan 2010'da Hakan Fidan'ın ABD'de yapılan İran ile nükleer görüşmelerine 'Türkiye'nin Şerpa'sı olarak katılması,

- 16 Nisan 2010'da Hakan Fidan'ın MİT Müsteşar Yardımcılığı'na atanması,

- 24 Mayıs 2010'da Hakan Fidan'ın MİT Müsteşarlığı'na getirilmesi,

- 31 Mayıs 2010'da İsrail'in Mavi Marmara adlı Türk yardım gemisine saldırması,

- Haziran 2010'da Mossad'ın, Hakan Fidan'ın atanmasından rahatsız olduğu yönündeki haberlerin İsrail'in Haaretz Gazetesi'nde yayınlanması,

- 1 Ağustos 2010'da İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak'ın, Hakan Fidan'ın İran'a 'sözde' bilgi sızdırma ihtimalinden bahsetmesi,

- 13 Eylül 2011'de MİT yetkililerinin, PKK üyeleri ile Oslo'da yaptığı bir görüşmeye ait olduğu iddia edilen bir ses kaydının internette yayınlanması, yayınlanan ses kaydında Hakan Fidan'ın, Öcalan'la ve PKK'lılarla Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın talimatıyla ve 'özel temsilcisi' sıfatıyla görüştüğünü ifade etmesi,

- 16 Eylül 2011'de Gölbaşı Cumhuriyet Başsavcılığı'na şikâyetçi Alp Kağan Polatkan tarafından bahsi geçen ses kayıtlarına dair dilekçe verilmesi ve şikâyetçi şahsın ifadesinin Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderilmesi,

- 19 Eylül 2011'de dönemin CHP Bolu Milletvekili Tanju Özcan'ın MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve MİT eski Müsteşar Yardımcısı Afet Güneş hakkında Bolu Cumhuriyet Başsavcılığı'na şikâyet dilekçesi vermesi, (Buyur burdan yak! Bir muhalefet vekiline mi kaldı böyle bir dilekçe vermek. Kimi CHP'liler daha o dönemde bile devletin güvenliğini tehdit eden operasyonlara su taşımaya teşneymiş!)

- 12-19 Ekim 2011'de İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nın 2010/521 sayılı soruşturması kapsamında FETÖ'cü savcı Adnan Çimen'in (7 Şubat Savcısı Sadrettin Sarıkaya ile birlikte bir gaybubet evinde yakalanmıştı, tutuklu) Gemlik Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderdiği yazıda, 01.01.2010 tarihinden 12.10.2011 tarihine kadar Abdullah Öcalan'ın avukatlar ile yaptığı görüşmelerin ses kayıtlarını istemesi,

- 25-26 Kasım 2011'de dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'ın ofislerine dinleme cihazları yerleştirilmesi,

- 5 Aralık 2011'de 2011/1570 sayılı soruşturma kapsamında Milli İstihbarat Teşkilatı'nın haber elamanı olan Murat Şahin'in yakalanması, MİT'le ilgili bağlantıları hakkında ifadesinin alınması ve tutuklanması,

- 19 Aralık 2011'de FETÖ savcıları Sadrettin Sarıkaya ve Bilal Bayraktar tarafından Gizli Tanık Bahar'ın MİT'le ilgili 49 sayfadan ibaret ifadesinin alınması,

- 20 Aralık 2011'de MİT'in haber elemanı Mustafa Özer'in de aralarında bulunduğu 67 kişinin yakalanması,

- 22 Aralık 2011'de Mustafa Özer'in MİT faaliyeti kapsamındaki haber ajansı hakkında şüpheli olarak ifadesinin alınması,

- 26 Aralık 2011'de Ankara Cumhuriyet Başsavcı Vekili Nuri Yiğit imzasıyla yürütülen 2011/3254 sayılı soruşturmada müşteki Alp Kağan Polatkan tarafından şikâyet edilen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve MİT görevlileri hakkındaki soruşturmanın 2011/3611 sırasına kaydedilmesi,

- 28 Aralık 2011'de Uludere olayının yaşanmasının hemen ardından Mehmet Baransu ve Emre Uslu gibi FETÖ kalemşörlerinin olayın mesuliyetini MİT'e yükleyen haberler yapmaya, yazılar yazmaya başlaması,

- 28-29 Aralık 2011'de MİT'in Başbakanlık ofislerine konulan dinleme cihazlarının bulunması,

- 1 Ocak 2012'de bu sürecin en önemli gelişmelerinden biri olarak o zamanki adı Genelkurmay Elektronik Sistemler olan GES'in, Gölbaşı Elektronik Sistemler olarak MİT'e devredilmesi,

- 6 Ocak 2012'de dönemin Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'un terör örgütü yöneticisi olduğu iddiasıyla FETÖ tarafından tutuklanması,

- 31 Ocak 2012'de MİT eski Müsteşarı Emre Taner, MİT eski yöneticileri Fatma Afet Güneş, Hüseyin Emre Kuzuoğlu ve Yaşar Hakan Yıldırım'ın kullandıkları telefon hatlarının tespit edilmesi,

- 1 Şubat 2012'de Taner, Güneş, Kuzuoğlu ve Yıldırım'ın telefonlarının üç ay süre ile dinlenmesi kararının alınması,

- 7 Şubat 2012'de FETÖ savcısı Sadrettin Sarıkaya'nın dönemin MİT Müsteşarı Hakan Fidan, eski müsteşar Emre Taner ve

Müsteşar Yardımcısı Afet Güneş ve teşkilat çalışanları Hüseyin Emre Kuzuoğlu ile Yaşar Hakan Yıldırım'ın ifadeye çağrılması,

- 8 Şubat 2012'de 22 kişi tarafından (Elbette FETÖ'cüler) Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'na dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ve MİT görevlileri hakkında 18 sayfadan ibaret şikâyet dilekçesi verilip suç duyurusunda bulunulması,

- 10 Şubat 2012'de MİT personeli Hüseyin Emre Kuzuoğlu ve Yaşar Hakan Yıldırım'ın yakalanması maksadıyla Beşiktaş Serencebey'deki eski MİT Bölge Başkanlığı binasına FETÖ'cü polislerin gitmesi (O gün, orada yaşananların perde arkasını 8 Şubat 2015'te yazmıştım. Meraklısı için yazının linki: https://www.sabah.com.tr/yazarlar/pazar/ferhat-unlu/2015/02/08/gayrimilli-istihbarat-operasyonu-7-subat

- 10 Şubat 2012'de Savcı Sadrettin Sarıkaya imzasıyla Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderilen talimat yazısı doğrultusunda MİT Müsteşarı Hakan Fidan'ın şüpheli olarak Başsavcı Vekili Hüseyin Görüşen tarafından telefonla ifadeye çağrılması,

- 11 Şubat 2012 tarihinde Sadrettin Sarıkaya'nın soruşturmadan alınması,

- 14 Şubat 2012'de FETÖ savcısı Âdem Özcan imzasıyla MİT'e gönderilen yazıda Mustafa Özer, Menderes Öner, Seyfettin Akin, Cengiz Kapmaz ve Murat Şahin isimli şüphelilerin kurumla ilişkileri ve irtibatlarının bulunup bulunmadığının sorulması,

- Ve nihayet 17 Şubat 2012'de MİT Kanunu'nun TBMM'de değiştirilmesi ve soruşturma izninin Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı'nın iznine bağlanması.

İddianamede 7 Şubat günü yaşananların perde arkası ise şu cümlelerle özetlenmiş:

"7 Şubat 2012'de saat 17:00'de MİT Müsteşarı Hakan Fidan'ı ve 4 MİT görevlisini telefonla arayan görevli savcının, 'İfade vermek üzere makamıma bekliyorum' dediği, üstelik bu durumun tam Başbakan'ın ameliyat saatine denk getirildiği, Başbakan'ın ameliyata geç girmesiyle bütün kumpasın bozulduğu, Hakan Fidan'ın gözaltına alınması için uğraşıldığı, gözaltına alınmasıyla birlikte, emri Başbakan'dan aldığı algısıyla o zamanki T.C. Başbakanı olan, halen T.C. Cumhurbaşkanı olan Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın ve hükümetin istifaya zorlanması ve hatta devrilmesinin planlandığı anlaşılmıştır."

BUMERANG GİBİ KENDİLERİNE DÖNDÜ

FETÖ ile mücadele sürecinin sevdiğim taraflarından biri, örgütün pek çok agresif yaftalama ve eyleminin birer 'bumerang' gibi kendisine dönmüş olmasıdır. KCK'ya paralel devlet dediler, kendileri paralel devlet oldular. Gizli tanıklık kurumunu Ergenekon, Balyoz sürecinde yalan ifadelerle kullandılar, sonra kendilerinin içinden çıkan itirafçılar gizli tanık oldu ve devlete önemli bilgiler verdi. Gizli tanıklık müessesini göklere çıkarıyor değilim. Ancak bu tür örgütleri, kendi silahıyla vurmaktan başka çare yok.

7 Şubat'la ilgili en önemli bilgileri veren gizli tanığın kod adı Bayrak. İfadesinin içeriğine baktığınızda gerçeğe aykırı beyanda bulunmadığını anlıyorsunuz. Bayrak, o dönemde sözde Marmara bölge emniyet imamı olan Arif kod adlı Ali Rıza Tekinkaya ve yine o dönem sözde yargı imamı olan Kartal kod adlı İlyas Şahin'in 7 Şubat kumpası için ABD'de örgüt elebaşından talimat aldığını söylüyor.

Kozanlı Ömer kod adlı Osman Hilmi Özdil'in (Bu arada Kozanlı Ömer neden bu iddianamede sanık değil onu tam anlayamadım) yardımcısı konumunda bulunan Çetin Özgür'ün ve ayrıca İlyas Şahin'in 7 Şubat kumpasının talimatını almak için ABD'ye gittiği bilgisi gizli tanık Bayrak tarafından verilince polis, Özgür ve Şahin'in yurtdışı kayıtlarını inceledi. Bu inceleme sonucunda Özgür'ün 19 Ocak 2012'de saat 09:25'de İstanbul Atatürk Hava Limanı'ndan ABD'ye gittiği, 29 Ocak 2012'de ise Bosna Hersek üzerinden saat 10:15'te İstanbul Atatürk Hava Limanı'ndan giriş yaptığı anlaşıldı.

Şahin'in ise Özgür'den bir gün sonra, yani 20 Ocak 2012'de Türk Hava Yolları'na ait TK11 Sefer sayılı uçakla ABD'ye gittiği ve 30 Ocak 2012'de New York JFK Havalimanı'ndan kalkan uçakla İstanbul Atatürk Havalimanı'na döndüğü belirlendi.

O LaLa! FETÖ'nün TSK imamı firari Adil Öksüz ile Hava Kuvvetleri İmamı Kemal Batmaz'ın 15 Temmuz darbesinden dört gün önce, 11 Temmuz 2016'da birlikte ABD'ye uçup 13 Temmuz 2016'da dönmesini ne kadar da andırıyor.

Gönül ister ki iddianameden daha fazla ayrıntı aktaralım ama bu hafta da 16 bin vuruşu aştık. Çehov'un 'Duvarda asılı tüfek patlamalıdır' ilkesi gereği metnin başında önemli olduğunun altını çizdiğimiz Murat Karabulut'la ilgili kısımdan bir alıntıyla toparlayalım.

İddianamede 7 Şubat kumpasının, dönemin sözde MİT İmamı Murat Karabulut'un bilgisi haricinde gerçekleştirilemeyeceği kanaati yer alıyor. (Doğru tabii, kambersiz düğün olmaz.) Kısa bir alıntı:

"Şüpheli Murat Karabulut'un suç tarihinde örgüt adına yürütmüş olduğu sözde MİT imamlığı görevi kapsamında, örgüt kurucusu ve lideri olan elebaşı Fetullah Gülen'den alınan operasyon talimatı doğrultusunda FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü'nün Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'ne karşı açıktan giriştiği ilk operasyonda gerçekleştirilmeye teşebbüs edilen eylemlerin bilgisi ve kontrolü dışında ifa edilmesinin örgüt çalışma prensipleri uyarınca mümkün olmayacağı anlaşıldığından, şüphelinin silahlı terör örgütünün yöneticilerinden olması nedeniyle de kalkışma sürecini yönetmek suretiyle örgüt mensuplarının gerçekleştirmeye çalıştıkları eylemlere iştirak ederek bu eylemlerden sorumlu olduğu ve üzerine atılı suçları işlediği anlaşılmıştır."

Son olarak bir iki küçük eleştirim de var. Bu tür iddianamelerde açık kaynak taramalarından elde edilen bilgilerin olduğu gibi boca edilmesi metin bütünlüğünü bozuyor, hukuki açıdan da konunun özünden, asıl delillerden uzaklaşılmasına sebep oluyor.

FETÖ kalemşörü Emre Uslu ve Mehmet Baransu ile FETÖ'cü eski savcı Gültekin Avcı'nın yazıları bile iddianameye olduğu gibi konulmuş, buna hiç gerek yok.

Ayrıca anlam bütünlüğünün bozulmasına sebep olan o uzun, içinden çıkılmamış cümlelere (pek çok iddianamede sıklıkla gördüğümüz bir sorun bu) 7 Şubat iddianamesinin kimi yerlerinde de rastlıyorsunuz.

Bu 'yazınsal' sorunlar haricinde 7 Şubat iddianamesi, delilleri sağlam ortaya konulmuş, dolayısıyla hukuki açıdan güçlü bir iddianame. 7 Şubat 2012'de yaşananlar paralel devletin, devleti düelloya davet etmesi ise o tarihten 8 yıl bir hafta sonra -bir Sevgililer Günü- 14 Şubat 2020'de çıkan dumanı üstünde 7 Şubat iddianamesi ise FETÖ'nün tabutuna keyifle bir çivi daha çakılmasının yıldönümü olmaya namzettir.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
SON DAKİKA