Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Altı ay sonra tarihteki bilinen en vahşi cinayetlerden birinin, belki de birincisinin hedef öznesi olacak müstakbel maktul Cemal Ahmed Hamza Kaşıkçı, iPhone'unun WhatsApp'ına 'varsayılan (not)' melodisinde düşen mesajın göndericisini görünce gayriihtiyari biçimde irkildi. Zira gönderici, kendisini azılı düşman bellemiş Muhammed bin Selman (Metnin bundan sonraki bölümlerinde MBS olarak anılacaktır) rejiminin bir tür propaganda bakanı gibi çalışan Suud El Kâhtani idi. Şöyle diyordu Kâhtani:

"Bu şekilde yazıp konuşmaya devam edersen Dubai'de çalışan oğlun Salah ekmeğinden olacak."

Aylardan Nisan'dı. Doğduğu ay (Ekim), 60 yaşına girmek üzere iken öldürülecek olan Kaşıkçı, oğlunun ekmeğiyle tehdit edilince eleştirilerini azalttı. Ne var ki çok öfkelenmiş ve yakın arkadaşlarına, "Bu insanlar ne kadar kötü. Bundan daha kötü olunabilir mi?" demişti.

Çok geçmeden Riyad'da postmodern bir darbeyle yönetimi eline alan Prens MBS'nin siyasi ortağı Birleşik Arap Emirlikleri yönetimi Salah Kaşıkçı'yı işten çıkardı. Bu olay, oğulla babanın arasını açtı. Salah, babasına "Sen böyle yazıp çizdiğin, konuştuğun için işimizden oluyoruz" dedi.

Kaşıkçı, Kâhtani tarafından 'WA mesajı'yla tehdit edilmeden bir ay kadar önce çok önemli bir başka olay daha yaşandı. 19 Mart'ta MBS, Washington'a gittiğinde Gazetesi'ni ziyareti sırasında bazı sorulara muhatap oldu. Gazetenin ofisinde yoktu ama oradaki gazeteciler Selman'a özellikle Riyad'ın vekilleri üzerinden dâhil olduğu Yemen Savaşı ile ilgili bazı önemli sorular sordu. Bozuntuya vermeden soruları yanıtlayan Selman çıkışta, çevresindekilere bu spesifik soruların ancak bir 'insider'ın (içeriden biri) vereceği bilgilerle sorulabileceğini, o içeriden birinin de Kaşıkçı olduğunu söyledi. Kaşıkçı cinayetinin yeni sırlarından biri de bu: Maktulün kaleminin kırılmasına işte o gün karar verildiği…

Yukarıda yazılanlar, çalışma arkadaşlarım Abdurrahman Şimşek ve Nazif Karaman'la 21 aydır Kaşıkçı cinayetini araştıran ve son olarak Diplomatik Vahşet isimli kitapta bu konuda yazılabilecek hemen her şeyi yazan bir gazeteci olarak benim de yeni öğrendiğim bilgiler.

Bu yüzden Cemal Kaşıkçı cinayetinde rolü bulunan 20 Suudi vatandaşının gıyabında yargılandığı davanın ilk duruşmasının başladığı 3 Temmuz'da kaleme alınan bu haftaki Üç Boyutlu Portre'ye yukarıdaki yeni bilgilerle girizgâh yapmak istedim.

İDDİANAMENİN ANA FİKRİ

Yazıya başlamadan önce ilk çıktığında okuduğum davanın iddianamesini ikinci kez okudum. Cumhuriyet Başsavcı Vekilleri Hacı Hasan Bölükbaşı, Fahri Mutlu Tosun ve Hasan Yılmaz'ın hazırladığı 20 sanıklı, 117 sayfalık iddianame 24 Mart 2020 tarihinde tamamlanmıştı. İddianamedeki önemli ayrıntılara geçmeden önce metnin ana fikrini özetleyen şu cümleyi alıntılayalım: "Maktul Kaşıkçı'nın tasarlayarak ve canavarca hisle eziyet çektirmek suretiyle boğarak öldürüldüğü, cesedinin parçalanıp ortadan kaldırılarak yok edildiği anlaşılmıştır."

İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen davanın iddianamesine göre Kaşıkçı'yı infaz eden timin üst aklı konumundaki kişi Mansour Othman M. Abu Hussain adlı tuğgeneraldi. (Bizim de son bilgilerimiz o yöndeydi.)

Hussain, 'istihbarat', 'lojistik' ve 'müzakere' grubu şeklinde üç grup belirleyerek cinayetin sahadaki uygulayıcılarını koordine etti. Buradaki 'istihbarat' kavramından kasıt, vahşi operasyon için gereken bilgilerin toplanması, 'lojistik'ten kasıt Kaşıkçı'nın cesedini parçalara ayırdıkları otopsi testeresi de dâhil alet edevatın (!) temini, 'müzakere'den kasıt ise Kaşıkçı'yı 'ın İstanbul Başkonsolosluğu'nda Riyad'a götürmek üzere ikna etmek, gelmezse oracıkta öldürmekten başka bir şey değil.

İddianamede 'tasarlayarak ve canavarca hisle eziyet çektirerek kasten öldürme' suçundan ayrı ayrı ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılmaları talep edilen sanıkların isimleri şunlar:

Mansour Othman M. Abu Hussaın, Mahir Abdülaziz Mıtrib, Salah Muhammed et-Tubeyki, Mustafa Mohammed M. Almadani, Saif Saad Q. Al Kâhtani, Thaar Ghaleb T. Alharbi, Badr Lafı M. Alotaibi, Turki Musharraf M. Alshehri, Fahad Shabib A. Albalawi, Waleed Abdullah M. Alshehri, Mohammed Saad H. Alzahrani, Naif Hassan S. Alarifi, Abdulaziz Mohammed M. Alhawsawi, Khalid Aedh G. Alotaibi, Meshal Saad M. Albostani, Muflih Shaya M. Almuslih, Ahmed Abdullah A. Almuzaini ve Saad Muid Alqarni.

Şüphelilerin hepsinin gıyaplarında yargılandığı bu dava elzemdi. Zira Aralık 2019'da sonuçlanan Suudi Arabistan'daki yarı tiyatral yargılama dünya kamuoyunun vicdanını rahatlatmış değil. Bu davanın dokuz duruşmasında neler yaşandığını Birleşmiş Milletler gözlemcileri ile Büyükelçilik görevlilerimizin verdiği raporlar sayesinde kısmen biliyoruz. Zaten bu bilgiler İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nca hazırlanan iddianameye de yansımış.

Ama davanın sonucuna ilişkin bilgileri Riyad'daki Başsavcılık Sözcüsü Şelan eş-Şelan'ın yaptığı açıklamayla öğrenebildik. Şelan, Kaşıkçı cinayetine ilişkin soruşturmaya toplamda 31 kişinin dâhil edildiğini, bunlardan 21'inin tutuklu, 10'unun ise tutuksuz yargılandığı söyledi. Cinayetten suçlu bulunan beş kişinin idam cezasına çarptırıldığını, suçu örtbas etmekle suçlanan üç kişinin ise toplamda 24 yıl hapis cezası aldığını da yine Şelan'ın açıklamasından öğrendik.

Ancak işin asıl sorumluları olan ve şüphesiz ki, MBS'nin talimatıyla hareket eden İstihbarat Genel Başkan Yardımcısı Ahmed El Asiri ile Selman rejiminin 'medya işlerine bakan' Suud Ek Kâhtani'nin de aralarında olduğu 10 kişi, haklarında yeterli delil olmadığı için beraat ettirilmişlerdi!

Sonra da Suudi Arabistan İnsan Hakları (Açıkçası bu tamlamanın kendisi bile bir oksimoron!) Komisyonu Başkanı Dr. Avad bin Salih El Avad, "Bu karar Suudi Arabistan yargısının bağımsızlığı, tarafsızlığı, yetkinliği, adaletin düzgün işleyişi ve suçun cezasız bırakılmadığının açık bir kanıtıdır" buyurmuştu! Tabii canım, tabii tabii… Ona ne şüphe!

'DİPLOMATİK VAHŞET'İN KAYITLARI

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nın hazırladığı iddianamede hemen hepsini SABAH Özel İstihbarat'ın cinayetten sonra yayınladığı görüntüler de yer alıyor.

Yeri gelmişken davanın delillerinden biri olmasa da cinayetin aydınlanmasında önemli rol oynayan o meşhur ses tapelerini, yani 'Diplomatik Vahşet'in ses kayıtlarını hatırlatalım. Bunun için Aralık 2018'de yayınlanan (ABD'de basılan İngilizcesi de amazon.com'da satışta) Diplomatik Vahşet/Cemal Kaşıkçı Cinayetinin Karanlık Sırlarıkitabından bir alıntıya ihtiyaç var. Haberciliğin altın kuralı 5N1K ilkesine göre kurgulanmış altı bölümden oluşan kitabın 'Nerede' başlıklı ikinci bölümünden uzun bir alıntıya…

Türk Milli İstihbarat Teşkilatı'nın (MİT) Başkanı Hakan Fidan, Ankara Yenimahalle'deki teşkilat karargâhında ağırladığı son yabancı gizli servis heyetinin başkanına döndü ve şöyle dedi: "Siz kayıtları dinleyin. Ben zaten dinledim. Hunharca işlenmiş bir cinayetin kanıtlarını tekrar tekrar duymama gerek yok. İşiniz bitince bana haber verecekler. Kayıtları dinledikten sonra gelirim."

Bu işi daha önce defaatle yapmaktan sıkılmamıştı elbette. Bunu söylerken maksadı, ağırladığı servis yöneticisi ve ekibine Kaşıkçı cinayetinin, diplomatik vahşetin boyutu hakkında mesaj vermekti.

Ses kayıtları ilk önce CIA Başkanı Gina Haspel ve beraberindeki heyete dinletilmişti. Kayıtlar, CIA heyetinden sonra Suudi İç ve Dış İstihbarat Servislerinin başkanları ve yöneticileri, İngiliz Gizli Servisi MI6'in Başkanı ve yöneticileri, Fransız Dış İstihbarat Teşkilatı DGSE'nin Türkiye'deki Temsilcisi ve yöneticileri, Kanada İstihbarat Teşkilatı CSIS'in Başkanı ve yöneticileri, Almanya Federal Haber Alma Servisi BND'nin Başkanı ve yöneticilerinin

bulunduğu heyetlere dinletildi. Kayıtları İstanbul Bölge Başkanlığı'nda dinleyen İngiliz gizli servis heyeti dışında tüm servis yöneticileri Ankara'da ağırlandı.

MİT Başkanı, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın belirlediği istihbarat diplomasisi stratejisi doğrultusunda, ondan aldığı talimatla ses kayıtlarını gizli servis yöneticilerine tek tek dinletmişti.

İşlendiği mekân ve işleniş biçimi itibarıyla farklı bir yere sahip olan Kaşıkçı cinayetinin sırlarını aydınlatmanın en iyi yolu buydu. Kaşıkçı'nın cesedinin nerede olduğu sorusu halen önemini koruyordu. Yani "Nerede?" sorusunun en önemli boyutlarından birinin cevabı henüz bilinmiyordu.

Amerikan Merkezi Haber Alma Teşkilatı Başkanı Gina Haspel, 23 Ekim'de kalabalık bir ekiple Ankara'ya geldi. CIA'in patronu 2 Ekim-23 Ekim arasında Türkiye'nin yürüttüğü başarılı diplomasi sayesinde MİT'in elinde birtakım deliller olduğunu biliyordu. Ancak bunların tam olarak ne olduğunu henüz bilmiyor ve epey merak ediyordu.

Çok konuşulan, ancak Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, MİT Başkanı Hakan Fidan ve ilgili birkaç kişinin dışında kimsenin dinlemediği ses kayıtlarını dinlemek istiyordu. Giderken eli boş dönmek de istemiyordu, sonuçta Ulusal İstihbarat Direktörü üzerinden rapor vermek, bilgilendirmek zorunda olduğu bir makam vardı: ABD Başkanlığı...

Özel uçağıyla Ankara'ya gelen CIA Başkanı Haspel, beraberindeki heyetle birlikte MİT Başkanlığı'nın Yenimahalle'deki karargâhında Hakan Fidan ve ekibi tarafından ağırlandı. Bu görüşme, Kaşıkçı'nın yalnızca öldürülme ânı değil, olay öncesi ve sonrasındaki ses kayıtlarının bir yabancı ekibe dinletileceği ilk görüşmeydi. MİT, henüz Suudilere bile kayıtları dinletmemişti.

CIA Başkanı'na ilkin, cinayet ânından önce saat 12:00 sularında, yani Cemal Kaşıkçı başkonsolosluk binasına 13:14'te girmeden önce infaz timinin üyeleri arasında geçen konuşmalar dinletildi. CIA heyetinde bulunan Arapça çevirmeni, ilk konuşmaları şöyle tercüme etti:

"Önce 'Seni Riyad'a götürüyoruz' diyeceğiz. Gelmezse burada öldürüp cesetten kurtulacağız."

Bunu söyleyenin, infaz timinin başı, istihbarat generali Mahir Abdülaziz Mıtrib olduğunu yalnızca MİT yetkilileri biliyordu. Teşkilat'ın ses analistlerinin yaptığı çalışmalarla ulaşılan bu bilgi de CIA'e sıcağı sıcağına iletildi. Daha doğrusu hangi cümleyi kimin sarf ettiğine dair bilgiler de CIA'e verildi.

Mıtrib'in sözlerinin muhatabı, 15 kişilik infaz timinin önemli bir üyesi olan, Adli Tıp Kurumu Başkanı Salah Muhammed et-Tubeyki idi. Zira cinayetin ardından cesedin parçalanması işini yapacak kişi oydu. Tapelere göre Tubeyki, cinayet işlenmeden önce tam olarak şunları söyledi:

"Ben hep kadavralar üzerinde çalıştım. Kesmeyi iyi bilirim. Şimdiye dek hiç sıcak bir beden üzerinde çalışmadım ama onu da kolayca hallederim. Normalde kadavra keserken kulaklığımı takar müzik dinlerim. Bir yandan da kahvemi sigaramı içerim."

Tubeyki, konuşmasını şöyle sürdürdü:

"Cemal'in boyu uzun, yaklaşık 1.80 civarında. Kurbanlığın eklemleri kolayca ayrılır ancak parçalamak yine de zaman alacaktır. Normalde kesilen hayvan asılarak parçalanır. Daha önce yerde yapmamıştım. Ben parçaladıktan sonra siz de poşete sarıp bavullara koyar ve çıkarırsınız."

CIA Başkanı, dinlediği kayıtlardan çok etkilenmişti. Hele infaz ekibinin, yedi buçuk dakikalık ses kaydından önce, henüz Kaşıkçı binaya girmeden 12:00 sularında yaptığı konuşmaların, cinayetin Riyad'da planladığını göstermesi açısından önemli bir kanıt olduğunun farkındaydı.

Kayıtların CIA heyetince dinlenmesinden sonra bir süre sessizlik oldu. Ardından CIA Başkanı Gina Haspel, MİT Başkanı Hakan Fidan'a dönerek, "Her kim elde ettiyse bu kanıtlara ulaşmak çok önemli bir istihbarat operasyonu. Dünyada istihbarat tarihinde bir ya da iki kez görülecek türden bir başarı. Sizi tebrik ederim" dedi.

Ses kayıtları değil ama ses kayıtlarının tapesi CIA heyetine resmî yazıyla o gün teslim edildi. CIA Başkanı Gina Haspel, 26 Ekim'de Türkiye dönüşü ilk sabah başkanlık brifingini Trump'a verdi. President's Daily Brief (PDB) olarak bilinen bu geleneksel sabah brifinglerinde dinlediği kayıtları ayrıntılarıyla anlattı.

MAKTULÜN NAİFLİĞİ

Bu alıntıdan sonra tekrar iddianameye dönelim. Tanık ifadeleri arasında en dikkat çekici ayrıntılara Kaşıkçı'nın 10 yıllık dostu olan Genel Başkan Başdanışmanı Prof. Dr. 'ın ifadesinde rastladım. Aktay'ın ifadesinde bana ilginç gelen ayrıntılardan biri şu oldu: Kaşıkçı bir görüşmesinde Aktay'a aynen şöyle demiş:

"Suudi Arabistan'da ifade hürriyeti yasakları, kendi istediğini söyleyememek değil, yönetimin istediğini söylemek zorunda olmaya kadar varıyor. Suudi Arabistan'da bir politikayı beğenmiyorsanız bile sessiz kalmanız onları tatmin etmez, konuşarak destek vermek zorundasınız. Ülkemde birçok muhalif, rejim aleyhine konuştuğu, rejimi eleştirdiği için değil, hiçbir şey söylemeyerek siyasi kararları desteklediklerini yöneticilere göstermedikleri için hapsedildi."

'Suskun muhalefet'e bile izin vermeyen böylesi bir totalitarizm, ancak George Orwell'ın Bin Dokuz Yüz Seksen Dört adlı romanında görülür. Daha ilginci ise iddianamenin 69 sayfasında. Aktay'ın ifadesine ilişkin şu satırlar önemli:

"Aktay, Cemal Kaşıkçı ile en son yüz yüze Ağustos 2018'de saatlerce süren bir sohbet gerçekleştirdiklerini,

Kaşıkçı'nın sohbet esnasında Suudi Arabistan yönetiminin İngiltere, Almanya, Lübnan ve Mısır gibi ülkelerde muhaliflere karşı çeşitli operasyonlar yaptığını, muhalifleri kaçırma ve yok etme konusunda çok yaygın uygulamalar olduğunu söylediğini, geçmişte kaçırmış oldukları bazı şahısların da akıbetlerinin hâlâ belli olmadığını, ancak kendisini İstanbul'da güvende hissettiğini, çünkü Suudi Arabistan'ın İstanbul'da muhaliflere yönelik operasyon yapmayacağını, ile ilişkileri bozmayı göze alamayacağını düşündüğünü, Suudi Arabistan yönetiminin kendisine karşı bir eylemde bulunabileceğini endişesi taşıdığını, fakat İstanbul'da ve Türkiye'de böyle bir eyleme cesaret edemeyeceğini düşündüğünü…"

İddianamedeki cümleler böyle uzayıp gidiyor, ancak buradaki ana fikri anlamak için yükleme gerek yok. Maktul, ölümünden çok değil, iki ay önce Yasin Aktay'la yaptığı görüşmede Riyad yönetiminden kendisine karşı bir eylem beklediğini söylerken epey öngörülü konuşmuş. Ne var ki bu eylemin, üstelik de böylesine vahşi biçimde Türkiye'de, İstanbul'da vuku bulacağına ihtimal vermeyerek de naif ve biraz da tedbirsiz davranmış! Gelgelelim bütün zamanların en büyük vahşetlerden birini öngöremediği için de maktulü suçlayamayız, değil mi!

MBS rejimi, 2 Ekim 2018'de Türkiye'ye karşı, o rejimi çok iyi tanıyan Kaşıkçı'nın bile tahmin edemeyeceği kadar pervasızca bir operasyona girişti. Ülkemiz, bu pervasızlığa karşın Selman rejimine gereken dersi fazlasıyla verdi.

İki gün önce ilk duruşması görülen dava gösteriyor ki vermeye de devam edecek.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
SON DAKİKA