Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Yemek programları çok konuşuluyor.
Ses yarışmaları da öyle. Geçen gün açtım baktım, finalleri izledim.
Tabii bitmez finaller bunlar! Öyle planlanmış.
Aralara yarım saat reklam aldıklarına bakarsanız, finallerin finallere devrileceğini şıpın işi anlarsınız.
Şarkı yarışmalarındaki bizim şehirli, eğitimli ailelerin çocuklarının İngilizce şarkı söyleme çırpınışları içimizi fena yakıyor desem, umarım beni anlarsınız.
Sonradan öğrenilen bir dilin bütün pörtlemeleriyle yabancı şarkıları taklit etme derdindeki gencecik çocuklar, nasıl bir self oryantalizme-istekli bir asimilasyona alet olduğumuzun adeta ispatı.
Yemek pişirme yarışmaları derseniz, onlar son 20 yılda yükselen orta sınıfın gelirlerine ve yaşam stillerine hitap ediyor. Yoksa masaya buhurlu bir tencere konduğunda güle oynaya yenilen yemekler konu dışı...



***



Aşçıbaşı oldukları belli üç jürinin havalı hareketlerle yönettiği bu programlarda genç aşçı adayları harala gürele yarışıyorlar. Hepsi özel yetenek, hepsi maharetli gençler. Son kalan örtülü, örtüsüz iki kız ve bir Adanalı delikanlının rekabeti sosyal medyalarda kapışan fanlarıyla birlikte bu kez sanki kabul edilebilir bir kutuplaşma...
İştahları yerinde olduğu belli olan şefler, çocuklardan 'yaratıcılık' isteyip durmakta. Yaratıcılık denen şey burada şu anlama geliyor: 'Deli' parasını harcamak isteyen insanlara alengirli tabaklar sunmak!
Abartıyorum tabii ama, salatalıktan tatlı yapan 'Füzyon', bir kaşık yemeğe birkaç toplu konut taksiti yatırıp kalkacağınız 'Fine dining' vesaire. Tuhaf isimli abuk sabuk işler...
Yeni yükselen -görmemiş- sosyolojilere kendilerini Fransa'da, İtalya'da, Amerika'da yemek yiyormuş hazzı sunmak. Ve elbette astronomik rakamlar ödenen restoranları teşvik etmek.
Türk mutfağı burada bıyık altı bir küçümsenmede. Batıyı kopyalayarak ayakta duranların kendi kültürel birikimiyle övünmesi kolay değil elbette! Çok sesli Osmanlı mutfağının yeni sağlık kurallarına ve de bu zamana uygulanması -aman diyorum- kimin umurunda?
Gösterinin, şımarıklığın, itekleme bir aristokratlık arayışının -ister muhafazakâr olarak tanımlansın ister sekülerher yanı sarmış durumda olduğunun da altı çizilmeli.
İyi yapılmış bir yemeğe, tezyin edilmiş bir tabağa, latif bir sunuma kimin itirazı olabilir? Ancak açlığın küresel tsunamileri karşısında züppe bir israfın eteklerine tutunmak için kıvranmak epey dokunaklı...
Mamafih yemek sanatı üstüne düşünmeye başlamamız takdire şayan. Fakat taklitçi mukallitler olarak yaşamak kalp kırıcı, iç acıtıcı.
Gencecik insanların seslerini, yemek yapma becerilerini izlemek mâkul bir eğlence. İlla ki biliyoruz, 'kör yarış' bildiğiniz gibi kapitalist egonun mezesi.
İnsanları gladyatör gibi çarpıştırmak onların zevki.
Bir de şu var: Bu programlar ecnebi diyarlarda formatlanıyor. İnsanları ekrana bağlamak için büyük bir kadroyla sosyal psikolojinin 'kara deliklerinden' yararlanılıyor. Biz de oturup bu illüzyonist büyünün içine girip klonlanıyor, asimile oluyoruz.
Yabancı dizileri bire bir nasıl taklit edip kendimize 'sanatçı' diyorsak, benzer bir durum. Oysa taklit, yani mukallit insan, insanın bebeklik devresine uyan bir vaka. Olgun insan kendi kültürünün ve elbette dünya kültürünün sentezinde yeni şeyler yaratmakla tanınıyor. Damgasını vurmakla...

***

Medeniyet dediğimiz şey yemeği de şarkıyı da kapsıyor. Kültür böyle, sanat böyle. Tamam da modern ortamlarda daha bir anlaşılır diyerekten Hegel'e kulak verirsek:
"Tabiat aynı anda beş duyuya hitap eder. Oysa taklitçi sanat ancak bir duyuyu aldatabilir. Bu sebeple kendini taklit rolüne hapseden bir sanat sürünerek bir fili taklit etmeye çalışan solucana benzer.
Taklitçi sanat gerçek canlılığın yerine ancak Hayat'ın bir karikatürü olabilir!" Batının asabi ve büyük filozoflarının itiraf ettiği şeye bizim ram olmamız düşünülesi bir hadise...

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
BİZE ULAŞIN