Türkiye'nin en iyi haber sitesi

MEHMET FATİH KARA

Gri Alan Rekabeti ve Stratejik Aşırı Yayılma: Asya-Pasifik’te ABD-Çin Dengesi

Çin'in son yıllarda Asya-Pasifik'te artan baskı politikası, klasik askeri güç projeksiyonundan ziyade gri alan stratejileri üzerinden ilerliyor. Bu strateji, doğrudan savaş eşiğini aşmadan, düşük yoğunluklu fakat sürekli baskı yoluyla statükoyu aşındırmayı hedeflemekte. Özellikle Tayvan çevresinde gerçekleştirilen geniş çaplı askeri tatbikatlar, artık yalnızca güç gösterisi olmaktan çıkmış durumda. Limanları hedef alan senaryolar, hava ve deniz unsurlarıyla çevreleme manevraları ve abluka simülasyonları, Çin'in "işgal etmeden kontrol etme" kapasitesini test ettiğini gösteriyor. Bu durum, bölge ülkeleri açısından yalnızca bir güvenlik tehdidi değil, aynı zamanda ekonomik ve ticari akışların kırılganlığı anlamına geliyor.

Benzer şekilde Güney Çin Denizi'nde Filipinler'e yönelik artan baskı, sahil güvenlik unsurları ve sivil görünümlü deniz araçları üzerinden yürütülen bir yıpratma stratejisine dönüşmüş durumda. Doğu Çin Denizi'nde Japonya'ya yönelik hedefli baskılar ise yalnızca askeri değil, ekonomik araçların da devreye sokulduğu daha geniş bir rekabetin parçası. Çin'in nadir toprak elementleri ve ticaret kanalları üzerinden oluşturduğu baskı, gri alan stratejisinin ekonomik boyutunu açık biçimde ortaya koyuyor. Bu baskı ortamı, bölge ülkelerinde belirgin karşı hamleler üretmiş durumda.

Japonya'nın 31 Mart itibariyle uzun menzilli füze sistemleri konuşlandırması ve askeri harcamalarındaki artış, İkinci Dünya Savaşı sonrası benimsediği pasifist çizgiye önemli bir revizyonu sinyallemekte. Tayvan'ın Nisan başında Pratas Adaları'ndaki savunma kapasitesini artırması, Çin'in çevre adalar üzerinden yürüttüğü baskıya karşı bir cevap niteliğinde. Filipinler'in Fransa ile geliştirdiği savunma iş birlikleri, Japonya ve Fransa ile çok taraflı askeri tatbikatlara artan katılımı ise bölgedeki güvenlik mimarisinin ikili ittifaklardan çok aktörlü ağlara evrildiğine işaret etmekte. Tüm bu gelişmeler, Asya-Pasifik'te giderek sertleşen bir güvenlik rekabetinin kurumsallaştığını ortaya koyuyor.

Bu noktada büyük güç rekabetinin dinamiklerinde dikkat çekici olan nokta, bölgedeki ABD ağırlığının Çin'in tırmandırdığı tansiyonun önüne geçemeyişidir. Bölgede pek çok üsse ve askeri güce sahip olan Amerika artık bulunduğu noktada hem Çin'in bölgedeki ilerleyişine bir cevap hem de bölgedeki müttefiklerine bir güvenlik çözümü üretmek durumunda. Fakat bu noktada ABD tarafında yeterli bir cevap üretilmemekle beraber müttefikleriyle olan ilişkilerde yeni sınamalarla karşı karşıya kalmaktadır. Bu noktada ABD'nin tıkanıklığını anlayabilmek için ABD Dış Politikasının tarihsel seyrine bakmak gerekmekte.

Amerika Birleşik Devletleri, İkinci Dünya Savaşı sonrasında yaklaşık yarım yüzyıl boyunca Sovyetler Birliğini ana tehdit olarak konumlandırmış, bu çerçevede şekillenen iki kutuplu sistem 1991'de Sovyetler'in dağılmasıyla sona ermiştir. Bu dönemin ardından ortaya çıkan tek kutuplu yapı, Amerika'nın tehdit algısında önemli bir dönüşümü beraberinde getirmiştir. 2001'deki 11 Eylül saldırılarıyla birlikte tehdit tanımı ideolojik ve coğrafi olarak yeniden şekillenmiş, "radikal İslam" söylemi üzerinden Orta Doğu merkezli bir güvenlik paradigması inşa edilmiştir. Ancak günümüzde uluslararası sistem yeniden büyük güç rekabetine evrilirken, Amerika Birleşik Devletleri'nin stratejik önceliklerinde de bir dönüşümü zorunlu olarak beraberinde getirmektedir.

Trump'ın ilk döneminde belirginleşen Çin karşıtı söylem ve günümüzde derinleşen stratejik rekabet, ABD'nin yeni ana tehdit olarak Çin'i konumlandırdığını göstermektedir. Buna rağmen yeni rekabete tam anlamıyla odaklanmakta zorlandığı görülmektedir. Bunun nedenlerinden birisi, Orta Doğu'da yaklaşık 25 yıldır süregelen angajmanın henüz net bir sonuca ulaşmamış olmasının ötesinde, Amerika'nın eş zamanlı olarak birden fazla jeopolitik cephede varlık göstermesinin yarattığı stratejik yayılma baskısıdır.

ABD, Sovyetler Birliği ile olan mücadelesini 1991'de net bir kapanışla sonuçlandırabilmişken, Orta Doğu'daki müdahaleleri benzer bir sonuç üretmemiştir. Bu durumun en kritik boyutu ise bölgedeki politikaların merkezinde yer alan İsrail faktörüdür. Günümüzde ABD/İsrail-İran ekseninde yürüyen savaş ve müzakere süreçleri, Vaşington'un bölgeden stratejik olarak çekilmesini zorlaştırmaktadır. İsrail'in Gazze'de sürdürdüğü operasyonlar, ateşkes sırasında Lübnan'a yaptığı saldırılar ve Suriye hattında gerçekleştirdiği askeri hamleler ve Golan Tepeleri çevresinde genişleme çabaları, bölgedeki gerilimi sürekli canlı tutmaktadır. Bu durum, Amerika'nın bölgeyi 'kapatma' kapasitesini sınırlamakla kalmayıp, küresel ölçekte artan yükümlülüklerinin yarattığı stratejik yayılma nedeniyle Asya-Pasifik'e tam kapasiteyle odaklanmasını zorlaştırmaktadır.

Bu bağlamda Hürmüz Boğazı'nın kapanması, söz konusu stratejik sıkışmışlığı somutlaştıran kritik bir örnek olarak öne çıkmaktadır. İran ile yaşanan gerilimler sonucunda kapanan bu dar geçit, küresel enerji akışının en önemli boğazlarından biridir. Hürmüz'ün kapanması, yalnızca Orta Doğu'yu değil, doğrudan Asya-Pasifik'i etkilemektedir. Özellikle Japonya ve Güney Kore gibi enerji açısından Körfez'e yüksek derecede bağımlı olan Amerika müttefikleri, bu durumdan ciddi şekilde olumsuz etkilenmektedir. Enerji fiyatlarındaki artış ve arz belirsizliği, bu ülkelerin ekonomik istikrarını doğrudan sarsmaktadır.

Çin açısından bakıldığında ise durum daha karmaşık bir tablo sunmaktadır. Petrolünün yüzde 40'ını Basra Körfezi'nden temin eden Çin, kısa vadede enerji arzı ve fiyatı bakımından olumsuzluklara maruz kalmakla beraber Pekin yönetiminin uzun süredir yürüttüğü enerji çeşitlendirme politikaları, bu tür krizlere karşı belirli bir direnç sağlamaktadır. Rusya, Orta Asya ve Afrika'dan yapılan ithalatın artırılması, geniş kömür rezervleri, yenilenebilir enerji yatırımları ve stratejik petrol stokları, Çin'in kırılganlığını azaltan unsurlar olarak öne çıkmaktadır. Bu durum, kısa vadeli şoklara rağmen Çin'in orta ve uzun vadede daha dayanıklı bir konumda olabileceğini göstermektedir. Dahası, enerji krizlerinin küresel ölçekte yarattığı belirsizlik, uzun vadede Çin'in lehine sonuçlar doğurabilecek dinamikleri de tetikleyebilir. Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında geliştirilen alternatif ticaret koridorları ve yenilenebilir enerji teknolojilerine yönelik artan küresel ilgi, enerji bağımlılığını azaltma yönünde bir dönüşümü hızlandırmaktadır. Bu dönüşüm, geleneksel enerji hatları üzerindeki Amerikan etkisini sınırlayarak Çin'in stratejik alanını genişletebilir.

Bununla birlikte ABD'nin, Hürmüz özelinde Asya-Pasifik'teki bir diğer önemli sınaması, bölgedeki müttefikleriyle olan ilişkilerinde ortaya çıkan kırılganlıklardır. Japonya, Güney Kore ve Avustralya gibi ülkelerle sürdürülen ittifak ilişkileri devam etmekle birlikte, bu ülkelerin giderek daha fazla stratejik özerklik arayışına yöneldiği görülmektedir. Savunma politikalarında bağımsız karar alma eğilimi, ABD'nin bölgedeki liderlik rolünü dolaylı biçimde sınamaktadır. Güneydoğu Asya özelinde ise daha dikkat çekici bir tablo ortaya çıkmaktadır. Singapur merkezli ISEAS düşünce kuruluşunun 2026 yılına ilişkin çalışması, bölgedeki algı değişimini net biçimde ortaya koymaktadır.

Araştırmaya göre, ASEAN ülkeleri iki büyük güç arasında tercih yapmak zorunda kaldığında Çin'i tercih etme eğilimi artmaktadır. ASEAN genelinde 2025 yılında yüzde 52,3 seviyesinde olan ABD desteğinin 2026'da yüzde 48'e gerilemesi, bu değişimin somut göstergesidir. Bu eğilimin, özellikle Endonezya'da yüzde 80'lere, Malezya'da ise yüzde 68'e dayanması Müslüman nüfusun yoğun olduğu ülkelerde, ABD Orta Doğu politikalarının bölgeye yansıyan etkisini gösterse de asıl mesele ABD'nin, AB ve Pasifik'teki müttefikleriyle olan ilişkilerindeki sıkıntılar ve müttefiklerinin güvenlik problemlerine karşı gösterdiği tutumun değişmesidir.

Sonuç olarak, Çin'in Asya-Pasifik'te giderek artan gri alan baskısı, bölge ülkelerini hızla militarize etmekte ve çok taraflı güvenlik ağlarının oluşumunu hızlandırmaktadır. Japonya'nın silahlanması, Tayvan'ın savunma derinliğini artırması ve Filipinler'in yeni ittifaklar kurması, bu dönüşümün somut göstergeleridir. Ancak bu rekabette belirleyici olan yalnızca Çin'in yükselişi değil, aynı zamanda ABD'nin stratejik önceliklerini yeniden yapılandırmakta yaşadığı zorluklardır. Orta Doğu'da tamamlanmamış bir dosya, İsrail ile olan sıkı ittifak ve bölgesel krizlerin sürekliliği, Vaşington'un dikkatini Asya-Pasifik'e tam anlamıyla yoğunlaştırmasını engellemektedir. Buna ek olarak müttefiklerle yaşanan uyum sorunları ve Güneydoğu Asya'daki algı kaybı, ABD'nin bölgedeki konumunu daha da kırılgan hale getirmektedir. Tüm bu unsurlar bir araya geldiğinde, Asya-Pasifik'te güç dengesinin Çin lehine evrildiğine dair güçlü sinyaller üretmektedir.

Sabah.com.tr Uygulamamızı İndirin

Uygulamalara Özel Ayrıcalıkları Keşfedin!
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
SON DAKİKA