29 Temmuz'dan bu yana kinetik bir gelişmenin yaşanmadığı İran cephesinde geçtiğimiz günlerde yeniden hareketlilik başladı. ABD'nin Hürmüz'deki mayınları belirli oranda temizlediğini duyurmasının ardından İran, Lark Adası'ndan bir mayınlama girişiminde bulundu. Bunun üzerine ABD adadaki mayınlama tesislerini vurarak 29 Temmuz'dan bu yana ilk kez İran'a saldırı düzenlemiş oldu. Daha sonraki günlerde de taraflar karşılıklı olarak birbirlerinin askeri unsurlarını hedef aldılar.
Bu saldırılar, Mart ayındaki ABD-İsrail saldırılarına kıyasla çok daha ölçülü ve hedefli bir nitelik taşıyor. Dolayısıyla geniş çaplı savaşı yeniden tetikleyecek bir gelişme olarak okunmamalı. Asıl önemi, ABD'nin konsantrasyonunun büyük oranda Hürmüz'de olduğunu göstermesinde yatıyor. Savaşın şu anki seyri Hürmüz'e kilitlenmiş biçimde ilerlerken, nükleer faaliyetler ve sorunsallaştırılan diğer dosyalar henüz gündemde ağırlık kaplamıyor.
ABD Hazine Bakanı Scott Bessent'ın İran'a yönelik ekonomik kuşatma politikasını duyurmasının ardından İran'daki gidişat da bu tabloyu doğruluyor. Enflasyonun yüzde altmışların üzerine çıkması, riyalin değer kaybı, benzin kuyrukları ve zam beklentisi, savaşın esas olarak ekonomik boyut üzerinden geliştiğini gösteriyor. Rusya lideri Putin'in Bişkek'te verdiği destek mesajı ve Çin'in yaptırım paketine uymayacağının bilinmesi, bu maliyeti bir ölçüde hafifletecektir. Ancak tablonun, savaşı sürdürmeye yönelimli sertlik yanlısı kanat ile ekonomik maliyeti yönetilebilir bulmayan Pezeşkiyan-Galibaf çizgisi arasındaki tartışmayı alevlendirmesi beklenebilir. Nitekim Ahmed Vahidi'nin başında olduğu DMO ve Hüseyin Taib'in yönettiği Besic birimleri, olası bir sosyal protesto dalgasına karşı çok sert bir bastırma faaliyetine girişileceğinin sinyallerini şimdiden veriyor.
İran'ın Körfez Stratejisinde Yönetilemeyen Çelişkiler
İran'ın Körfez'deki üsleri hedef alma mantığı, savaşın ilk dönemlerinde kayda değer bir kaldıraç etkisi yapmıştı. Tahran komşularını cezalandırmaya çalışmıyordu. ABD'ye maliyet yüklemeye çalışıyordu. Amerikan üslerinin Körfez topraklarında bulunması ise Tahran ile Körfez başkentlerini ciddi bir gerilime soktu. Tam da bu çelişkinin yönetilmesi sorunu, İran'ın üzerinde durduğu kaygan zemini yansıtıyor. İran bu üsleri vurdukça, arabulucu olarak ihtiyaç duyduğu başkentleri kendi karşısındaki hizalanmaya itiyor. Bu nedenle hiçbir Körfez ülkesinin savaşın ortasında Vaşington'dan kopamayacağı gerçeğinin zorlanmaması gerekiyor. Dolayısıyla ABD güçlerinin bölgeden çıkarılması çağrısı gerçekçi bir talep değil. Üstelik bugüne kadar yaşananlar da bunu doğruladı. İran ne zaman ABD üslerini hedef alsa, Körfez'in cevabı Vaşington ile güvenlik ilişkisini derinleştirmek oldu. Üstelik şimdi BAE de İran ile tüm ticari ilişkilerini sonlandırdı ve bunun üreteceği olumsuz etkiler, İran ekonomisini ciddi şekilde zorlayacak. Katar ve Umman ise Tahran ile Vaşington arasında fiilen diplomatik süreci işleten iki aktör. İran bu ülkeleri hedefe dönüştürdüğü ölçüde kendi diplomatik çıkış zeminini de aşındırıyor.
Burada tarafların pozisyonlarını da kalıcı ve kapalı kabul etmemek de gerekiyor. İran içinde savaşın nasıl yürütüleceği ve nasıl bitirileceği konusunda uzlaşamayan iki kamp var. Pezeşkiyan diplomasi cephesini temsil ediyor. Devrim Muhafızları komutanları ise savaşı uzatarak ABD'ye maliyet yüklemeye devam etmek, böylece sonunda daha fazla taviz koparmak istiyor. Trump tarafı da İsrail lobisi, sahanın gerçekleri ve sürekli değişen savaş amaçları ve strateji yokluğu uyarınca tutarlı bir pozisyon ortaya koyamıyor. Bu tabloda en istikrarlı ve sonuç verici pozisyon, diplomatik süreçleri işletmek ve Haziran'daki mutabakat zaptı zeminine geri dönmek gibi görünüyor.
Asimetrik Yıpranma ve Çıkış Arayışı
Hem ABD hem de İran bu savaşı sürdürme konusunda zorluklar yaşıyor. Vaşington'un sorunu maddi. Önleyici füze ve mühimmat stoklarında yaşanan azalma, Mart ayındaki askeri tempoyu sürdürmeye izin vermiyor. İran ise ateşkes sürecinde füze ve diğer mühimmat sorunlarını çözmüş görünüyor. ABD bu sorunu üretimi artırarak ve müttefiklerden yapacağı sevkiyatlarla çözebilir. İran'ın sorunu ise daha yapısal. Ekonomik kuşatma kampanyası, toplumsal sorunlar üretiyor ve sistemin bunu yönetmek için elindeki tek araç zor kullanmak. Baskı siyaseti daha fazla huzursuzluk doğuruyor. Devletle toplum arasındaki bağı biraz daha aşındırıyor. Bu nedenle çıkış arayışında daha fazla baskı altında olan taraf İran. Zira maddi sorunlar kısa sürede aşılabilse de aşınmış meşruiyeti takviye etmek ustalık, sabır ve yüksek bir sosyal-politik sermaye gerektirir.
Daha geniş bölgesel tabloya baktığımızda ise görünen manzara, blokların konsolidasyonu değil, riskten korunma. Pozisyonlar göründüğünden daha az muhkem. Çin, İran'ın savaş hedeflerini değil, kendi enerji ve denizcilik çıkarlarını savunuyor. Tahran uğruna Vaşington'la doğrudan karşı karşıya gelmeyi kabul etmesi düşük bir ihtimal. Rusya, bir yandan İran'a desteğe devam ederken bir yandan da İsrail ile iyi ilişkilere sahip olduğunu her fırsatta dile getiriyor. Husiler, İran'ın gerçekten güvenilir tek müttefik unsurlarından. Ancak o da maliyetsiz değil. Kızıldeniz'de her saldırı Riyad'ı bölgede inşa etmekte olduğu güvenlik düzenlemelerine daha da yoğunlaştırıyor. Lübnan'daki Hizbullah ise kendi varoluşsal sorunlarına odaklanmış durumda.
Mekke Anlaşması İran'a Karşı Değil
Tam da bu noktada Mekke Anlaşması'na odaklanmak gerekiyor. Anlaşmanın İran'a karşı bir hamle olarak yorumlanması, kronolojinin yadsınması anlamına geliyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Mekke anlaşmasına giden diplomatik sürecin 2023'ün sonunda başladığını söylemişti. 7 Ekim sonrası İsrail'in istikrarsızlaştırıcı saldırılarının yoğunlaştığı dönemde. İran savaşı o dönemde gündemde değildi. Bölge ülkeleri, İsrail'in Gazze'deki insanlık dışı ve bölgesel güvenlik dengelerini tehdit eden saldırılarına karşı hizalanmaya başlamıştı.
İttifak metninde bir düşman ya da tehdit ismi geçmiyor. Bu durumda sorulması gereken soru, kime karşı değil neye karşı kurulduğudur. Cevap açıktır: İstikrarsızlaştırıcı nitelikteki her türlü gelişmeye ve bu gelişmeleri üreten aktörlere karşı. Yani belirleyici olan aktörün kimliği değil, eylemin kendisidir. Söz konusu eylemi hangi aktör yapıyorsa ittifakın konumlanışı ona göre şekillenecektir. Bu da tehdidin ve istikrarsızlık kaynağının zaman içinde farklı adreslere işaret edebileceği anlamına gelir. İsrail'i asıl tedirgin eden, anlaşmanın kendi manevra alanını sınırlandıracak bir kurumsallığa kavuşma ihtimali.
İstanbul'daki toplantı da öncelikle bu kurumsallaşma açısından önemliydi. Anlaşma kağıt üzerinde kalmıyor, kurumlar ve bunlara bağlı yapılar oluşturuluyor. Kalıcı sekreterya, komiteler, ortak üretim kapasitelerinin geliştirilmesi ve bu gelişmelerin takvime bağlanması. NATO'nun 5. maddesinden ilham alan yorumlar için ise erken ve elimizde yeterli veri seti yok. NATO 75 yılda çok yüksek düzeyde bir kurumsallaşma ve birlikte çalışabilirlik başardı. Mekke Paktı ise bu işin henüz başında. Bundan sonra araştırma-geliştirme, ortak savunma ürünleri üretimi, kara-deniz-hava ve hava savunması alanlarında iş birlikleri ve birlikte çalışabilirlik yeteneklerinin geliştirilmesi gündeme gelecek.
ABD açısından bakıldığında bu tablo kısa vadede Trump'ın vizyonuyla örtüşüyor. Çin'e odaklanmak isteyen, bölgeye yeterince mesai ayıramayan Vaşington yükü aktarmaya çalışıyor. Ancak uzun vadede Körfez'in güvenlik, istihbarat ve askeri kapasite bağımlılığı azalacağı için ABD'nin çok da arzu etmeyeceği sonuçlar doğabilir. Tam da bu noktada İran'ın yıllardır savunduğu bölgesel dengelerin bölge dışı aktörler eliyle kurulmaması prensibini hayata geçirmek için Mekke Savunma İttifakı bir fırsat olarak ufukta belirmiş durumda. Tahran'ın bu fırsatı doğru okuması ve gerekli adımları atması gerekiyor. Bunun nasıl yapılabileceği ise başka bir yazının konusu.