Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Perşembe akşamı "Neler oluyor" diye Atiye Sokak'a gittim.. Pastırma yazını da geçen harika havalardan istifade etmek isteyen herkesin koştuğu, araç girmenin güya yasak olduğu (Motosikletler vızır vızır üstünüze geliyor. Çünkü bizim trafik polisine göre onlar araç değil, insan!.) bu iki yanlı kafe ve restoranlar sokağı benim kovid ölçeğim çünkü..
Bakın neden?.

Bu köşe yazısını aşağıdaki linke tıklayarak sesli bir şekilde dinleyebilirsiniz

Öğleden sonra, o gün gelen New York Times'da (NYT) tam sayfa bir makale vardı..
"Virüs direnirken, hafif bir ümit ışıldıyor" başlıklı yazıyı dikkatle okudum.
Başta Amerika, tüm dünyada yapılan araştırmaların hâlâ "kovidin sırrı"nı çözemediğini anlatıyordu yazı..
"İlaç bulunamadı. Aşı bulunamadı.. Bulunsalar işe yarayacaklar mı, o da kesin değil. Çünkü virüs mutasyona uğrarsa, yani değişime girerse, bulunan ilaç ve aşılar çöpe döner" diyorlardı dünya bilim insanları..
NYT, Amerikan halkına tatsız gerçeği duyuruyordu..
"Kovid salgını tahmin edilenden çok sonra, en erken 2021 yazı sonunda bitebilir."
Gazete tüm dünya bilim insanlarının ağzından, bu kadar tehlikeli, bu kadar ölümcül bir virüse karşı elimizdeki tek silahı, tek çareyi açıklıyordu.
"Elimizde olan sadece salgının yayılma hızını düşürmek!. Bu da üç kelimeyle mümkün.. Maske.. Mesafe.. Hijyen!."
..Ve o umutlu cümleyi yazdılar.
"Konan kurallara, başta maske ve sosyal mesafe kuralına harfi harfine uymak çok olumlu gelişmeler sağlayacaktır.. Umut ışığı işte orda!."
O gün bizim gazetelerde Sağlık Bakanı'nın açıklaması vardı..
"İstanbul yüzde 50 artışla ülkenin en kötü gelişen kovid ili oldu."
Atiye Sokak'a işte onun için gittim zaten.
Kafe ve restoranlardaki mesafe, daracık yürüme yolunda, mecburen mesafeyi sıfırlayan insanların da maske kurallarına nasıl uyduklarını görmeye..
İki yanlı hemen tüm işletmelerde oturma düzeni sosyal mesafe kuralına uygundu. Mutlu oldum..
Ama maske.. Salgının yayılmasını önleme konusundaki en büyük, şu andaki tek silahımız maskeye uymayan yığınla insan geçti önümden.. Her zamanki gibi..
Alenen resmen devleti tanımayan başıbozuklar ve vicdansız, iğrenç rezillerle doluydu, o saatler süren çift yönlü insan ırmağı..
..Ve o ırmak nerde akıyordu?.
Harbiye Emniyet Amirliği / Polis Karakolu'nun burnunun dibinde..
Şimdi ben orada saatlerce oturdum. Önümden onlarca, yüzlerce maskesiz geçti ve hiçbirine bir muamele yapıldığını görmedim. Benim gibi o sokağın kaldırıma atılmış masalarında oturanlar da görmediler..
Şimdi orada olan ve saatlerce bu sahneye şahit olan hangimizde devletine güven kalır?.
Kendisinde virüs olduğu, ama belirti göstermediği için mikroplu olduğunu bilmeyen ve o maske takmayan rezil, iğrenç kadın ya da erkek, hangi cinayet makinesi ise artık, havaya saçtığı tükrük zerreleriyle kovidi kimbilir kaçımıza bulaştırdı o gece bilemem.
Bildiğim, gördüğüm, kendi koyduğu tek gerçek ve etkili önlem "kurtarıcı kural"a uymayanlara karşı devletimin aciz kaldığı.
Sağlık Bakanı boşuna uğraşmasın.
"Maske taktırma"nın iki yolu var bu ülkede..
1. Ağır ceza.. Öyle ağır olacak ki, "Ya yakalanırsam" korkusu, çölde yürüyene bile maske taktıracak. Geçenlerde yazdım. Amerika Futbol Ligi başladı ve ilk haftada, saha kenarında duran takım koçları ve teknik adamlarına maske takmadıkları için 1 milyon dolar ceza kesildi. Amerikan üç büyük futbol takımının dünyaca ünlü üç koçuna 100 er bin dolar ceza verildi. O ülkede hakeme tokat atmanın cezası 50 dolar, düşünün.. Peki, mesela Fatih Terim'e, mesela İstanbul'da hem de kimlerin önünde maske takmayan Şenol Güneş'e ceza vermeyi aklımıza getirdik mi?.
Söylesin Sağlık Bakanım.. Milyonların izlediği maçta maskeli Şenol Hoca durmadan yayınlattığınız kamu spotlarından daha çok konuşulmaz, daha etkili olmaz mıydı?. O Şenol ki, kuralı koyan devletin maaşlı elemanı..
Bizdeki komik cezanın kimseyi ürkütmediği belli ki, adam hem de polis karakolunun dibinde, herkesin önünde bu kadar pervasız dolaşıyor. Kimse müdahale etmiyor. Kimsenin müdahale etmediğini de herkes görüyor.
2. Görünen polis.. Bin defa yazdım. Uygar ülkelerde polisler halkın aktığı caddelerin kaldırımlarında ve toplandığı meydanlarda devriye gezerler. İnsanlar "Devletin varlığını görürler.." GÖ- RÜR- LER!. Bizde devlet saklanır. Karakollara saklanır.
Onun için o hayvan, o rezil, o iğrenç yaratık öyle pervasız dolaşır ve kurallara uyan ve maske takan uygar insanların gözlerinin içine de nispet yaparak "Gerzek" diyerek bakar..

***

İstanbul'da kovid kol geziyor. İstanbul salgın artış rekorları kırıyor.. Peki devlet ne yapıyor?. Cezaları korkutucu düzeye yükseltiyor mu?. Hiç değilse herkesin gözü önünde suç işleyen canilere, alçaklara, katillere müdahale ediyor mu?.
Devleti bu kentte temsil eden İstanbul Valisi nerde?. Ne yapar?. Neden müdahale etmez, kovid salgın rekoru kıran kente?.
Maske.. Mesafe.. Temizlik..
Esrarı hâlâ çözülemeyen düşmana karşı tek, ama gerçekten tek silahımız bu üç kelime..
Biz uygulamaz, devlet uygulatmazsa, biteriz..
Bir hafta sonu sizi böyle bir yazıyla üzmek istemezdim ama, "Görmem, Duymam, Söylemem" üç maymununu oynayan İstanbul medyası içinde birisinin gerçeği bütün çıplaklığıyla söylemesi gerekiyordu..
Maskesizler İstanbul'un en yoğun caddelerinde kol gezerken, birisi "Devlet çıplak" demeliydi!.
Ben dedim.. Bağışlayın!.

*

Boş bakan, boş akan sahneler!..

TRT'yi kurumsal olarak izleyeceğim yazı dizime, TRT'den ve halk arasında en popüler yayını dizilerinden başlamış ve tüm TV'lerde izlediğim tek dizi "Benim Adım Melek" örneğini analiz etmiştim. Şimdi ayni örnek özelinde, aslında ülkedeki hemen tüm kanalları ele alacağım..
"Hiç değilse sen yapma TRT" diyerek..
Özel kanallar yaşamak için ne lazımsa yapmak zorundalar. Ekranın açık kalması, binlerce ailenin, on binlerce insanın geçimi ona bağlı. Onlara da kızıyorum ama, mazur görmek zorunda kalıyorum.
RTÜK öyle anlamsız, öyle saçma bir reklam yönetmeliği yapmış ki, kanallar adeta halkı aldatmaya zorlanıyor. Onlar da aldatıyor.. RTÜK, baş suçlunun kendi "Aptal Reklam Yönetmeliği" olduğunu bildiğinden ses çıkarmıyor..
Yahu yaparken bir bak.. Dünya nasıl?.
Ayıp değil.. Türk Ceza Kanunu İtalya'dan, Medeni Kanunu İsviçre'den örnek alınarak yapıldı. Kötü mü oldu?.
Hadi bu felaketi yaptın.. Peki izlemiyor musun bizdeki rezillik niye İngiltere, Almanya, Fransa, İtalya, Almanya'da yok? Eşek yükü ile bütçeniz var, benim vergilerimle sağladığınız.. Bir gidin, görün, anlayın, düzeltin.
Her ana televizyon, benim vergim, benim paramla kurulan ve yaşayan ve reklama asla ihtiyacı olmayan TRT başta, ana haberlerin ardından, prime time, Aile İzleme Saati, 20.00'de başlayan ve 24.00'e kadar devam eden sürede tek bir dizi yayınlıyor..
240 dakikalık dizi.
Niye yapıyorlar bu insanlık dışı uygulamayı?. RTÜK Reklam Kurallarına uymak ve en yüksek parayı kazanmak için mecburlar da ondan. 240 dakika, her hafta 2 film çekmek demek. Mümkün mü?. İnsanları korsan gemilerinde forsaya bağlayıp kürek çektirseniz, haftada iki film çekilmez.. Gelsin hileler.. 20.00'de başlıyor ya dizi.. Palavra.. Önce yarım saati geçen özetler.. Sonra reklam ve tanıtımlar.. Sonra dizinin güya jeneriği.. Sonra gene reklam ve tanıtımlar.. Bir yarım saat de o.. Dizi bir saat sonra başlarsa iyi.. Peki tamam da niye ilan edilmez.. Niye mesela şöyle yazılmaz?.
20.00: Benim Adım Melek (Özet)
21.00: Benim Adım Melek /Yeni bölüm)
Yazılmaz çünkü o zaman o aptal yönetmeliğe uymaz, reklam, yani para durumları.. Kanal seyircisini aldatmak zorunda.
Ben kayıttan izliyorum ya.. O bir saati atlayıp geçiyorum.. Ama siz hele bu karantina günlerinde tek eğlencesi televizyon olan ve evlerinde tek televizyon bulunan milyonlarca aileyi düşünün?.
Bu aileyi, hele ellerinde cep telefonu veya tableti olan gençleri "Aile İzleme Saati"nde bir arada tutabilir misiniz?. Hem de gece yarısına kadar?.
"Aile izleme" değil, "Aileyi bölme saati" gibi kullanılıyor, aldıran yok.. Dedim ya.. Özel kanallar o Aptal Yönetmelik yüzünden adeta mecbur. Ama ya TRT, niye mecbur, bu sidik yarışına..
Neyse..
Gelelim, Benim Adım Melek'e..
Şimdi haftada ortalama 3 saatlik, yani 180 dakikalık dizi çekmenin ilk koşulu, 180 dakikayı dolduracak bir senaryonun olması. Olsa işte 30 haftadır izliyorum. Yönetmenin eline verilen senaryo bir saati geçmez. O zaman ne yapacak, zavallı Rejisör?.
Nuri Bilge Ceylan'ın festivallik filmleri gibi, diyalogsuz ve anlamsız boş sahneler çekecek..
Biri dükkandan çıkıp evine mi yürüyecek. Kameraman peşinde.. Yürü Allah yürü.. Aralarında duygusal ilişki olan iki kişi karşı karşıya.. Bak Allah bak, boşluğa, sessizlik içinde. Senaryoda diyalog yok ama, dolacak 180 dakika var. Ne yapsın yönetmen.. Gene mi yetmedi. Al makası eline, eski bölümlerden sahneleri kes, "Flashback/ Geriye dönüş" diye ekle, kaç dakika lazımsa..
Şimdi maçı gol yemeden vakit geçirmek için oynayan takım futbolu nasıl öldürüyorsa, 180 dakikayı doldurup teslim etmek zorunda kalan yönetmenin yaptığı da o.. Tempoyu düşürmek, ritmi yok etmek, seyirciyi izlediği şeyden soğutmak, bıktırmak..
Hikaye ne kadar güzel, oyuncular ne kadar başarılı olursa olsun, dizi gene düşüyor işte..
Her hafta TRT'ye teslim edilen 180 dakikalık çekimi bana versinler. Elime makası alır, 120 dakikasını keser çöpe atarım. Konudan zerre eksilme olmaz. Kimse kesildiğini dahi anlamaz.
Ama..
Seyirci de bir nefeste izler. Her yayın gününü de "Birinci" kapatır, Melek.
TRT, aptal reklam zorlamaları yüzünden halkı aldatmaktan vazgeçmeli kesinlikle.. Çünkü o reklama ihtiyacı yok yaşamak için..
Öyle 20.00'den 24.00'e 4 saatlik dizilerden vazgeçip, 45 dakika dizi, 15 dakika reklamdan oluşan bir saatlik bölümlerle o süreyi değerlendirmeli ve 20.00- 21.00 arasına o ilk TRT'nin 45 dakikalık efsaneleri Kaçak, Uzay Yolu, Kaynanalar gibi "aile" dizileri koymalı ki, yasal, anayasal görevine hizmet etsin, anlamsız ve gereksiz bir sidik yarışı uğruna, özel kanalları kopya etmesin. Tüm aile bir saat ayni şeyi paylaşsın ve aile olma keyfini yaşasın..
Özet..
Bu TRT, bu yayın sistemi ile, benim vergilerimi hak etmiyor!. Benim paramla bana ihanet ediyor.

*

Federasyon Başkanı var mı?.

Milli Takım üzerine dün yazdığım yazıda sözü "Federasyon'un duruma acil müdahalesi gerekiyor"a bağlıyor ve bir soruyla bitiriyordum..
"Türkiye'de federasyon var mı?"
İşte cevap bugün..
"Yok!."
"Var" diyen var mı içinizde..
Bu ülkeye Başkanlık Sistemi'ni halkoyu ile getirmemizin sebebi, yaşadığımız bu "hız" çağında alınması acil kararları, bürokrasiye bırakmamak ve iş işten geçmeden almak içindi.
"Özerk" Futbol Federasyonu, aslında bu "Başkanlık" sistemi üzerine kurulu.
Ama sistemin işlemesi ne yazık ki, kişiye bağlı bizde..
Şenes Erzik olursa, harika.. Ama Nihat Özdemir olursa fos..
Hangi acil, radikal kararı zamanında aldı, Özdemir?.
İşte yaşıyoruz.
Bu geceden itibaren ligler "seyircili" başlayacak..
Nasıl?.
Localara sadece sosyal mesafeye uyar şekilde seyirciye izin var.
Peki locası olmayan, hatta stadı olmayan kulüpler ne olacak?.
Bu eşitlik mi, adalet mi?.
Kaldı ki.. "Locası olanlar" ayrımı bile bölücülük. Demokrasiye aykırı..
Localar binlerce dolara satılan yerler.. Yani statlar o de luxe localara binlerce dolar ödeyenlere açık.. Hayat boyu kale arkasında güneşi, karı, yağmuru yiyerek, takımı için 12'nci oyuncu gibi yerleşen gerçek taraftara, benim insanıma kapalı, haksızlık, adaletsizlik, bir tür oligarşi, hatta monarşi değil mi, bu tür açılım.
Nihat Özdemir başkan olsa, ilk tepkilerle yaptığı hatayı anlar, hemen, daha bu akşam ilk maç oynanmadan kararı değiştirir, haksızlığı önlerdi.
Ama dikkat "olsa" dedim..
Yok ki?.
Ne var?.
Emredince, yanına MHK Başkanı'nı da alıp Zorlu merkezindeki Fener Başkanı Ali Koç'un ayağına koşan, buna karşılık "Sizi makamınızda ziyarete geliyorum" diye telefon edip yola çıkan Trabzon Başkanı olunca, Riva'daki kendi makamından kaçan ve Trabzon'a kapıyı duvar yapan Nihat Özdemir o.. Eyyamcılar kralı..
Eee!. Hakemler de gerzek değil tabii.. Mesajı alıyorlar..
Ne dediniz?.
"Finansal Fair Play Limitleri" mi?
Güldürmeyin beni. Kararı alan Özdemir.. Uygulamada kıyametler koparken tek sus pus olan ve transfer sonrası tek eylem ve söylemi görülmeyen, duyulmayan da Özdemir..
Sanal dünyada yaşar olduk ya, pandemiden sonra.. O da sanal başkan, ne olacak!.

*

Tebessüm

İnternetten ısmarladığı oldukça pahalı "Mucize ürün.. Gençleştiren ve güzelleştiren kozmetik seti"ni gelir gelmez açan kadın hemen aynanın önüne oturdu ve saatlerce tariflere uyarak hepsini kullandı ve köşede gazetesini okuyan kocasına döndü..
"Tatlım, doğru söyle.. Kaç yaşında gösteriyorum?"
Adam dikkatle baktı, baktı ve cevap verdi..
"Tenine göre 20, saçlarına göre 18, duruşuna göre 25!."
Kadın, "Ne zarifsin, Tatlım" derken kocası lafını kesti.
"Dur.. Dur!. Daha hepsini toplamadım!."

*

Sevdiğim Laflar

" Sahtekarlığın evrensel düzeyde egemen olduğu dönemlerde gerçeği söylemek devrimci bir eylemdir."
George Orwell (1984 Yazarı/ Teşekkürler Seda)

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
SON DAKİKA