Her şey Cumhuriyet Halk Partisi lideri Kemal Kılıçdaroğlu'nun Brüksel ziyaretinde yaşandı. CHP lideri, sosyal demokrasi ve sol kimlik iddialarından ötürü, Avrupa kurumlarının kendilerini Türkiye'deki iktidar partisine nazaran daha yakın bulduğu inancındaydı. İşte bu kesin inancından ötürü uluslararası Avrupa kurumlarındaki temaslarında Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarını en sert şekilde eleştirmekten geri durmayacaktı. Kendinden ve muhataplarının kendisi hakkındaki fikrinden çok emin olmanın büyük dezavantajı, eleştiriyi ayarsız yapmaktır.
Kemal Kılıçdaroğlu da bu şekilde bir siyasi hataya düştüğünün farkında değildi. Siyasi eleştiri ile doğrudan itham arasındaki farkı bilmediğini düşünmüyoruz. Şu şu konularda hata yaptı, demek başkaydı, "Reyhanlı'da ölen 51 kişinin katili, Recep Tayyip Erdoğan'dır" biçimindeki doğrudan bir ithamın ağırlığı başka. Kılıçdaroğlu, Avrupa Parlamentosu Sosyalistler ve Demokratlar için İlerlemeci İttifak Grubu Başkanı Hannes Swoboda ile yaptığı ortak basın toplantısında bu sözlerine ek olarak, "Esad'la Erdoğan arasında ton farkı var. İkisi de baskıcı. İkisinin de özel mahkemeleri var, ikisinin de özel savcıları var," diyordu. Bu keskin sözler üzerine, ev sahibi Avusturyalı sosyal demokrat siyasetçi Hannes Swoboda ortak toplantıyı terk etti. Kılıçdaroğlu'nun ve CHP kurmaylarının nedense bilmemekte ısrar ederek zaman zaman eleştirilerini ısrarla vurguladığı özel mahkemeler ve özel savcılar hakkında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin kararı açık ve netti. Belarus hariç, (Rusya bile dahil) tüm Avrupa'da (AB+20) yargı yetkisi olan Avrupa'nın en yüksek uluslararası mahkemesi AİHM, Türkiye'deki özel yetkili mahkemelerin varlığının hukuka uygun olduğunu kararında net bir şekilde hükme bağlamıştı. Fakat siyasi duruşların, zaman zaman mahkemelerin ne dediğini umursamamayı tercih ettiğini herkes bilir.
Sıkıntı sadece özel mahkemeler ve özel savcılar konusundan kaynaklanmamıştı. Kılıçdaroğlu'nun Erdoğan'ın Esad ile aynı olduğunu belirtmesi, kıyaslama kabiliyeti olan herkes gibi bir Avrupalı siyasetçiyi de rahatsız etmişti. Tüm dünya gibi Hannes Swoboda da biliyordu ki Erdoğan'ın orduları veya olmayan paramiliter kuvvetleri, şehirleri harabeye çevirmiyor, köy basıp evleri yakmıyor, çoluk çocuk demeden on binlerce insanı katletmiyor ve namlu zoruyla insanların kendi fotoğrafını öperek secde etmesini filan istemiyordu. Oysa Kılıçdaroğlu'nun AP'deki basın toplantısında ifade ettiklerine bakılırsa, neredeyse böyle bir farkın hiçbir önemi bulunmamaktaydı. Demokratik seçimle, halkın oylarıyla gelmiş Erdoğan hükümetinin, halkını ezen ve demokratik seçim gibi bir şansı da hiç vermemiş Esad hanedanından hiçbir farkı yoktu. Öğleden sonraki programda olan Swoboda-Kılıçdaroğlu görüşmesinin niçin iptal edildiği ise bir muamma gibi kaldı. Her iki taraf da 'görüşmek istemeyen bendim' diyor. CHP Heyeti'nin Swoboda ile görüşmek üzere AP'ye kadar tekrar gidip, kapıdan döndüğünü göz önüne alırsak, Ömer Faruk Loğoğlu'nun aksi yöndeki tüm açıklamalarına rağmen, görüşmek istemeyenin Avrupalı siyasetçi olduğu kolayca anlaşılıyor. Nitekim, AP Sosyalist Grubu, Kılıçdaroğlu'nun sözlerini geri almasını istemiş, kabul etmeyince de 'logomuzun önünde böyle bir açıklamayı kabul edemeyiz' demişti. Ayrıca CHP'de öğleden sonra 'Kılıçdaroğlu'nun Swoboda'nın odasının önüne kadar götürülmesinin sorumlusu kim?' tartışmasının yaşandığı da belirtiliyor.
Swoboda'nın tutumunu ifade özgürlüğünü engellemek olarak görenler, iftira ve hakaret kavramlarının ifade özgürlüğüne girip girmediği hakkındaki ince çizgiyi çok iyi biliyormuş gibi gözüküyorlar. Konuyla ilgili olarak, CHP Genel Başkan Yardımcısı Umut Oran'ın açıklamaları ise CHP'yi daha da zora sokacak yöndeydi. CHP'nın değişim umutlarının simgesi görüldüğü halde pekçok kişiyi çıkışlarıyla hayal kırıklığına uğratmış olan Oran, AP milletvekilinin Erdoğan'dan talimat aldığı ve bundan ötürü böyle davrandığı şeklinde çok iddialı bir yorum yapıyordu. Tüm bu olanlar birer skandal, en hafif tabiriyle bir sıkıntı olarak gündeme gelmişken, konuyu uzatmamayı tercih etmesi beklenecek olan CHP'den, Parti Sözcüsü Haluk Koç'un Swobada'yı 64. akil insan ilan etmesi artık sıkıntıyı bir uluslarası skandala dönüştürmenin özel gayreti gibiydi. Nitekim skandalı gündemden düşürmemeye yönelik özel çaba bununla da bitmedi. CHP, parti içindeki farkı fikirlere uygulamayı tercih ettiği gibi bu Avrupa Parlamentosu milletvekiline de çözüm olarak istifa davetinde bulundu. Evet, bu haberin duyulması, özellikle sosyal medyada pekçok kişide bunun ancak bir şaka olabileceği yorumuna yol açtı.
Erdoğan'ın zamanında Suriye lideri Esad ile iyi ilişkilere sahip olmasını, hatta ailece tatil bile yapmasını vurgulamayı büyük bir siyasi tespit zannedenlerin yanıldığı nokta, Erdoğan'ın zaten o günleri asla inkar veya pişmanlıkla hatırlamadığı. Neticede, o günlerde Türkiye'nin menfaatleri için en uzun sınır komşusu ile sürdürülebilir iyi ilişkiler kurulması gerekiyordu ve Erdoğan da sadece bunun gereğini yerine getirmişti. Reformlar yapmasını, siyasi partilere izin vererek serbest seçimlerin önünü açmasını onlarca kere telkin ettiği Esad, barışçıl gösteriler yapan halkına ateş açarak önce onlarcasının, bugüne gelindiğinde 80.000'inin katline yol açtıysa, tüm kabahat ilk başlarda kalıbına güvenerek, babasından farklı olduğu itimadıyla kendisine yaklaşan Erdoğan'ın mı? Üstelik madem Esad bu derece kötüydü, kendi sivil halkını öldürdüğü günlerde, diktatörü ödüllendirircesine destek ziyaretlerini hiç aksatmayan CHP heyetleri ne şekilde açıklanabilir?
Sonuçta Avrupa sosyal demokratlarının önde gelen bir siyasetçisi olan Hannes Swoboda'ya CHP'nin açmış olduğu savaşın yankıları, muhtemelen Sosyalist Enternasyonal'e de aksedecektir; özellikle CHP'li siyasetçiler skandalın gündemde kalması için bu derece çaba sarfettikçe...
cuneyder@gmail.com
@cuneyder