Herkes biliyor ki ABD ile Çin arasındaki tarife savaşlarında tek amaç para veya kâr değil. Devletlerin jeopolitik hedefleri de var. Çünkü ekonomik meydan okumalar sadece fiyatları yükseltmez. Hem barış zamanında bile olsa silahlanmayı tetikler hem de ittifakları bozarak rekabet halindeki güçlerin veya blokların çatışmasına yol açar.
I. ve II. Dünya Savaşları öncesindeki dünya da aynı süreçlerden geçti. Zira korumacılık devreye girince ülkeler bunu sağlamanın ve sürdürmenin tek yolunun askeri güçten geçtiğini gayet iyi biliyor. Hâliyle Amerika'nın devreye soktuğu stratejiler Çin'in ulusal ve küresel gücü ile nüfuz sahalarına bir saldırı ve dolayısıyla potansiyel bir çatışmanın habercisi şeklinde okunuyor.
Bu nedenle bazı kesimler, ABD'nin Tayvan ve Ukrayna'yı feda ederek küresel nüfuz sahalarına ayrılmış çok kutuplu bir dünya ekseninde olası bir savaştan kaçınması gerektiğini savunuyor.
Böylece dünyanın Pasifik Asya'da Çin, Doğu Avrupa'da Rusya, Batı yarımkürede ABD ve İslam dünyasında ise Türkiye gibi aktörler tarafından paylaşıldığı yeni bir küresel tablo çıkacak karşımıza. Fakat tarih bize büyük güçlerin beşeri bir kuvvet veya fiziki coğrafya tarafından frenlenmedikçe ilerlemelerini nadiren durdurduklarını gösteriyor.
***
Almanya ve Japonya emperyal hırslarını ancak II. Dünya Savaşı'nda maruz kaldıkları hezimetten sonra terk etti. 19. yüzyılın en güçlü imparatorluklarını kuran İngiltere ve Fransa da sömürge karşıtı isyanlar ve ABD baskısı nedeniyle kolonilerinden vazgeçti. Sovyetler Birliği de yıkılana kadar Afganistan örneğinde görüldüğü üzere yabancı ülkelere müdahaleye devam etti.***
Çünkü 70 kadar ülkeyle savunma paktları olan, küresel finansal işlemlerin yüzde 90'ını kendi bankaları ve dolar üzerinden gerçekleştiren ABD aslında küresel askeri varlığını da pazarlarını da korumak istiyor. Sadece bunun yöntemini değiştiriyor. Çünkü ABD ticaret bağımlısı bir ülke değil. İhracat kalemi ABD ekonomisinin sadece yüzde 11'ini oluşturuyor.