Önce Çarlık Rusyası'nın, ardından da soğuk savaş şartlarında Sovyetler'in sıcak denizlere ve Hindistan alt kıtasına ulaşmasını engellemek amacıyla Anglosaksonların Asya satrancının stratejik sessizlikle attığı adımlarla temelleri atılan İran'daki rejim artık tarihi bir kırılma/çözülme sürecinden geçiyor.
Bir bakıma İran İslam Devrimi'nin sonuçlarından elde edilen faydaların miadı doldu. Yeni bir dönem ve yeni bir strateji devrede. Bu süreci ideolojik ve idealist bir pencereden değil de siyasi realizm ve jeopolitik determinizmin çerçevesinden bakarak ancak sağlıkla değerlendirebiliriz.
Unutmayalım ki İran'daki rejim Ortadoğu'nun mezhebi dehşet dengesi üzerinden kontrol edilmesinde, en fundamentalist rejimler ve diktatoryal yönetimler kadar emperyalistlerin ekmeğine yağ süren Şii aidiyetine dayalı ideolojiyi bayraklaştırdı.
Haliyle 1979'da kurulan rejim, barışçıl adanma yerine nefrete ve düşmanlığa dayalı bir ötekileştirmeye gelip demirledi. Eğer daha rasyonel bir yaklaşım sergilenseydi bugün rejim ile halk birbirinden bu kadar uzağa düşmez, rejim bölge ile bütünleşir ve yalnızlaşmazdı.
***
Ancak İran'daki rejim 1988'den sonra Batı tarafından korunmanın ve önünün açılmasının avantajlarını da heba etti. Kendi halkıyla ve bölgeyle bütünleşmek yerine Suriye'de, Irak'ta, Lübnan'da, Yemen ve Afganistan'daki halkların kamplaşmasına hizmet etti. Kimi yerlerde iç savaşın lokomotifine dönüştü.***
Bunun nedeni rejimin ve devrimin siyasi gerçeklikle bağını koparmasıdır. Devrime liderlik edenler, İran devletiyle halkı arasındaki ilişkiyi toplumsal sözleşmeden çıkarıp zorba bir ev sahibi tarafından zorla dayatılan bir kira kontratına çevirdiler. Makro düzeyde olması gereken kıstasları terk edip milyonlarca insanın hayatını mikro düzeyde de yönetmeye kalktılar.