İran'a yönelik saldırılarda asıl sorunun görülmesini istemeyen Amerikan derin devleti, dünya kamuoyunu birçok önemsiz ama hayli dikkat çekici gündemlerle meşgul etmeye devam ediyor. İran istilası başlar başlamaz hemen herkes ABD Başkanı Donald Trump ve Binyanin Netanyahu'nun kişilikleriyle bütünleşen siyonist saçmalıkları, Evanjelik Hristiyanların sergilediği hezeyanları ve İran Devrim Muhafızları'nın siyasi realizmden kopuk meydan okumalarını iştahla seyrediyor, okuyor ve yazıyor.
Bu cambazlıklara ek olarak savaş şirketlerinin test ettiği silahlara methiyeler, İran'ın nükleer ve balistik füze programı ile vekil güçlerine dair korku masalları, Hamaney'in sığınağının vurulma görüntüleri ve en nihayetinde CIA'nın Kürt senaryosunun İran'ı etnik ve mezhebi açıdan nasıl Balkanlaştıracağına dair janjanlı stratejik mülahazaların akınına uğradık.
İran'ın Ruhani lideriyle diğer yönetici kadroların suikastlarının filmleri aratmayan ayrıntılarıyla süslenmiş bu fotojenik anlatıların akınına öyle görünüyor ki yakın, orta ve uzun vadede daha çok maruz kalmaya devam edeceğiz.
Ne var ki bütün bu perdeleyici iddialar ve manipüle edilmiş emperyal imajlar, bir ülkenin liderine suikast yapacak kadar gözlerini karartmanın yan gerekçeleri olabilir ancak. Zira lideri ve yönetici kadroları ortadan kaldırılan rakibin çözülmesi beklenir. O çözülme de istenmiyor.
***
Çünkü o vakit asıl gerekçe ortaya çıkacak. Sıradan Batılılar bile
İran'a yönelik istilanın temel nedeninin
mollalardan duyulan ideolojik nefret, nükleer ile balistik füze programlarının neden olduğu korku ve vekil güçlerin yol açtığı bölgesel güvenlik tehditleri olmadığını gayet iyi biliyor.
Zira ABD istihbaratının çeşitli değerlendirmeleri İran'ın daha
2003 yılında nükleer silah programını askıya aldığını doğruluyor. Bu gerekçe yakından incelendiğinde İran'a saldırı her tür geçerliliğini yitiriyor.
Öte yandan ABD'nin gayesi özgürlük ve demokrasi de değil.
Peki, nedir asıl asıl gerekçe? ABD'nin gözünü bu kadar karartmasının ve pervasız davranmasının gerçek nedeni
petro-dolar sisteminin maruz kaldığı hegemonik sarsıntıdır.
Eğer
İran petro-dolar sistemine boyun eğseydi bu istilaya maruz kalmazdı. ABD'nin emperyalist taleplerine teslim olan rejim bütün halkını kılıçtan da geçirseydi Trump kılını kıpırdatmayacak, rejimin bütün suç ve katliamlarını görmezden gelecekti. Bu bağlamda rejimin nükleer programı da
İsrail'in güvenliğini değil petrodolar düzenini tehdit ettiği için hedef alındı, alınıyor.
Zira Tahran'ın nükleer yoluyla
enerji bağımsızlığına ulaşması demek petrolünün büyük bir kısmını dolar dışındaki para birimleriyle ihraç etmesine de imkân verecekti. Haliyle
nükleer sorun ABD için her zaman
silahlardan çok varoluşsal zorluklarla karşı karşıya kalan petro-dolar hâkimiyetiyle ilgili olmuştur.
***
Unutmayalım ki
Çin petrol ticaretini yuan ile yapıyor,
Rusya enerji işlemlerinde dolardan vazgeçti ve
BRICS ülkeleri dolar hegemonyasına alternatif arayışında.
Suudi Arabistan bile Çin'e petrol satışlarında yuanı kabul etmeye başladı.
Hindistan ile İran, rupi ve riyal ödeme mekanizmasını kullanıyor.
Venezuela lideri Nikolas
Maduro operasyonu ile Ali Hamaney'e yönelik suikasta bu çerçeveden bakmakta fayda var. Bu olağandışı iki hamlenin boyun eğmeyen Venezuela ve İran yönetimleri kadar ABD'nin petro-dolar düzenini terk etmek isteyen
Avrupa, Hindistan, Çin, Japonya ile Körfez ülkelerine de birer ihtar niteliği taşıyor aynı zamanda.
Hâsılı kelam, muhalif İranlılara ve Kürtlere yönelik
özgürlük vaatleri kadar Evanjelik Hıristiyanların hezeyanla beklediği
Armageddon savaşı ile
siyonist İsrail'in tetiklenen bütün ihtirasları da aslında her yönüyle
bir cambaza bak oyunudur.
Yani bütün bu sansasyonel bahane ve vaatlerle süslü hamleler ABD'nin
sarsılan petro-dolar hegemonyasını tahkim arayışını perdeleyen birer
sahte bayrak operasyonudur.
Dolayısıyla Ukrayna ve Gazze'de ters tepse de Venezuela ve İran'da başarıyla uygulanan
petro-dolar hegemonyasını tesis etmeye yönelik bu şeytani stratejileri yeni sömürgeciliğin yeni pratiği ve en etkili aracı olarak da okumak lazım.