Mevcut dünya düzenin bir kırılma mı geçiş döneminde mi olduğuna dair uzun süredir devam eden tartışmalarda eğilim, bir yıkım sürecinin yaşandığı teması üzerinde yoğunlaştı. Birkaç gündür devam eden Münih Güvenlik Konferansı'nda küresel sistemin önemli aktörleri, mevcut durum ve gelecek üzerine söyledikleri kapsamlı bir yıkım sürecinin derinleştiği yönünde. 60'tan fazla devlet ve hükümet başkanının ve 100'ün üzerinde savunma ve dış işleri bakanının katıldığı konferansın bu yıl teması, "yıkım sürecindeki dünya düzeni" olarak tespit edilmişti.
Bir ay önceki Davos'ta düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu'nda da düzen krizinin, "geri döndürülemez bir kopuş" olarak adının konması gerekti tezi öne çıkmıştı. Artık, 1945 sonrası oluşturulan ittifaklar sistemi ve kural temelli dünya düzeni, yeniden güç odaklı ilişkilere evrildi.
Avrupalılar bu dönüşümde, Trump politikalarının öyle ya da böyle sonuç ürettiğini ve mevcut kurallara ve kurumların altını oyduğu konusunda neredeyse bir konsensüse varmış durumdalar. Washington'ın "buldozer siyaseti"nden, uzun süredir "Pax Americana"ya dayanan ve bundan büyük ölçüde faydalanan Avrupa ve Hint-Pasifik bölgesinin etkileneceğini öngörüyorlar.
Karşı karşıya olunan bu yıkım sürecinin etkilerini sınırlandırmak için Washington'un liderliğine bağlı olmayan yeni yaklaşım ve ittifakların geliştirilmesi gerektiği Konferans'ta bir çok Avrupalı lider tarafından ifade edildi. Krizlere çare aramak yerine seyirci kalınması durumunda, büyük güç siyasetinin insafına kalacakları endişesini saklamadılar.
Küresel sistemin geleceği konusunda Avrupa'nın panik havası sürüyor. Bir önceki yıl, Münih Güvenlik Konferansı'nda Avrupa'yı sert bir dille eleştiren ve üst perdeden konuşan ABD Başkan Yardımcısı Vance'in konuşması, ilişkilerin tamir edilemeyecek bir yöne evrilmesinin kritik eşiği olarak görülmüştü. Bu yıl Dışişleri Bakanı Rubio'un konuşmasından önce, medya üzerinden mesaj gönderilerek, ABD dış politikası ile konuşmasını sınırlandırılması beklentisi dile getirilmişti.
Ancak beklenen gerçekleşmedi. Rubio, konuşmasında işbirliği konusunda hazır olduğunu söylese de, Avrupa'nın içinde bulunduğu tablo ile ilgili hiç de iyimser bir tablo çizmedi. "Kendi kendini savunabilen müttefikler istiyoruz ki hiçbir rakip kolektif gücümüzü test etmeye kalkışmasın" sözleri Avrupa-ABD ilişkilerinin tamir edilemez bir hasar aldığının kabulü olarak yorumlandı.
Küresel bir yıkım sürecinden geçildiği artık kabul gördü. Bu krizden çıkışın ne olduğu ile ilgili büyük güçlerin vizyonlarını ortaklaştırmak hiç de kolay olmayacak. Büyük güçler, BM sistemi başta olmak üzere, küresel sistemin reforma edilmesi gerektiğini dile getirseler de, bu reformun ne olması gerektiği konusunda herkes kendi çıkarına göre bir reçete sunuyor. Bir biri ile rekabet halindeki reform perspektifleri aslında bugün yaşanan kırılmanın esas müsebbibi.
Önümüzdeki dönemin zor olacağı çok açık. Bu zorluk sadece Avrupa için değil ABD için de geçerli. Avrupa, ABD'nin tarihsel olarak sağladığı güvenlik konforundan çıktıklarının farkındalar ve Avrupa merkezli düzeni tahkim etmek için kıta çaplı bir politikaya dönüyor. Bu dönüş Avrupa ile de sınırlı kalmayacak. AB-Hindistan ticari yakınlaşması buna örnek. Bu dönemde Avrupa Çin'i de göz ardı etmiyor. Bu anlamda Washington'dan ayrıştıkları da anlaşılıyor. Bu ayrışmanın yapısallaşması küresel sistemin yeni bir çağa girmesine vesile olacak.