"Tarihin Sonu" naralarından göz gözü görmediği dönemde "hegemonya tek tanrıcılığı" (tabiri caizse) "şerik" kabul etmeyeceğini ilan etti.
Hâliyle...
Hegemonyaya meydan okuma potansiyeli taşıyan her güç, Wolfowitz Doktrini'ne göre, henüz embriyo aşamasındayken yok edilecekti.
Soğuk savaş sonrasının diskuru böyleydi.
Mesela, İran'ın daha o vakitler yok edilmemesi hegemonyanın merhametinden değil, "mezhepçilik" fitnesinde "araçsallaştırılmak" istenmesinden kaynaklanmıştı.
DEAŞ gibi örgütler dünden hazırlanmış, önce Irak sonra da Suriye "mezhepçilik fitnesinin" laboratuvarı olmuştu.
Mahut laboratuvarlarda harlanan fitne ateşiyle gözlerine perde inen güruha, "Bizi sokmayan yılan bin yaşasın" aymazlığıyla malul sosyoloji eklenince de vicdanlar hepten körelmeye başladı.
O kadar ki...
ABD-İsrail saldırısı sonucu, ilkokul öğrencisi 180 kız çocuğu paramparça edilirken, "Ehl-i sünnet bir Müslüman olarak, bu savaşın bir tarafı olmak zorunda değilim..." diyenler çıktı.
Diğer mahallenin bilumum Özgür Demirtaşları da söz konusu katliamların nedenini İran'da demokrasi ve laiklik eksikliğine bağlayacak kadar tozuttu. (Suudi Arabistan, Ürdün, BAE demokrasiden yıkılıyor zahir.)
***
ABD-İsrail saldırısı altındaki İran yönetimini veya İran'ın teknolojik noksanlığını tartışmak, evi yakan kundakçının meşalesini görmezden gelip içerideki mobilyaların eskiliğini eleştirmektir.***
Tahran'a düşen her bomba, aslında Ankara'nın savunma hattında açılan bir gediktir.