Bayram tatilinde, havaalanından otele gittiğimiz takside Sezen Aksu'dan
İkinci Bahar, Tanju Okan'dan
Kadınım çalan, sokaklarında, kafelerinde, mağaza kasa kuyruklarında hep Türkçe konuşulan bir şehrimizdeydik: New York'ta! Bayramı evde geçirmiş olanlarınız, bu kadar çok sayıda memleketlisiyle karşılaşmamıştır, eminim. New York, müze gezmek ve yiyip içmek demek... Bu defa MoMA'da da mutfak sergisi olduğunu düşünürsek, hatta Whitney Museum'daki deli dâhi Charles Ledray'in en büyüğü yüksük kadar olan tabak çanaklarını da katarsak, sadece yeme-içmeden ibaret olduğunu söylemek çok da mübalağa sayılmaz. MoMA'daki 'Counter Space: Design and the Modern Kitchen' sergisi, kadınların cenneti ve cehennemi mutfak üstüne eski-yeni bir sürü düşündürücü şey sunuyor: Mimar Grete Schütte-Lihotzky tarafından 1926-27'de dizayn edilmiş 'Frankfurt Mutfağı' (Bu kompakt ve ergonomik mutfak, tarihteki ilk tasarım mutfak ve de IKEA'nın dar alanlar için yarattığı fonksiyonel modellerden hiç de farklı değil!)... Mutfağa dair pek çok tasarım obje, mimari plan, poster, arşiv fotoğrafı, video, resim... Mutfak tahayyülüne, pratiğine, kültürüne dair akla gelebilecek pek çok şey... Alet edevatın yanında sayıca daha az olan sanat eserlerine bakarken, insan Gustave Caillebotte'un o ünlü dil ve kelle çiftinin orijinalini de burada görmek istiyor. Hele ki New Yorklu mideler dil ve kelleyi, bagel ve krem peynir derecesinde normalleştirmişken! Ünlü Fransız empresyonist Gustave Caillebotte'un o eseri Art Institute Chicago'da asılı. Ama New York, sanat tarihindeki bu ufak eksiğini, kelleden kuyruğa, dilden paçaya, bazıları için yürek isteyen mönüleriyle bir bakıma dolduruyor. Ve de akla düşürüyor: Kapıdaki konsept bu mu?