Yakın
yeme-içme tarihimize bakılsa, 80'lerin alametifarikalarından biri herhalde ki et lokantalarıdır. Dönerkaşarlı köfte-tandır üçlemesi, o yıllarda çocukluğunu süren orta-orta üst sınıfın vazgeçilmez aile yemeği refakatçilerindendir. Daha kebap furyası başlamamıştır, can da boğazdan geliyordur. İkiler, Dörtler, Gelik ve Beyti'nin altın yıllarıdır. Derken İstanbul'da 'Adana' kelimesi sık telaffuz edilir olur. Klasik et lokantalarına daha seyrek uğranır, mahalle kebapçılarıyla beraber Tike ve Köşebaşı'nın başı çektiği nispeten yüksek profilli dükkânlar, soğan/sarmısak endişelilerin de gözbebeği haline gelir. 90'ların ortasından itibaren 2000'li yıllar... Aynı dönemde bir koldan da suşi ilerliyordur. Lakerdayı ağzına koymayanlar hayatın anlamını suşide, saşimide bulur. Balık gazlanıyor, öğünlerin hafif geçiştirilmesi pompalanıyordur. Türkiye, Uğur Dündar'la yarışacak ikinci plastik-mumya figürünü bağrına basar: Mehmet Öz. Sağlık, terörize eder biçimde kutsanıyordur. Ve aranan düşman bulunmuştur: Kırmızı! Korkarak kaçılır. Kebapçılar en günahkâr haz yuvaları olarak yırtar ama olan, yıllar içinde zaten demode kalmış et lokantalarına olur. Ergenliğin ne denli travmatik yaşandığına bağlı acı ya da tatlı bir anekdot sahnesi olarak kişisel tarih koridorlarında kaybolmakla kalmaz, memleketin yeme-içme kronolojisinde de geriye düşerler.