Son yılların en belirgin gastronomik modası, 'kırmızı'nın iade-i itibarıydı. Özellikle İstanbul'un dört bir yanında türeyen steak house'larda kolesterol hiçe sayıldı, bonfilesinden T-bone'una kırmızı etle kasap ortamında barışıldı. Peki steak hâlâ in mi, yoksa iniyor mu? New York'taki afili sakatatçı bereketine bakılırsa, bizde de tasarım mekânlarda paçadan uykuluğa uzanma vakti yakındır!
ABONE OL
Yakınyeme-içme tarihimize bakılsa, 80'lerin alametifarikalarından biri herhalde ki et lokantalarıdır. Dönerkaşarlı köfte-tandır üçlemesi, o yıllarda çocukluğunu süren orta-orta üst sınıfın vazgeçilmez aile yemeği refakatçilerindendir. Daha kebap furyası başlamamıştır, can da boğazdan geliyordur. İkiler, Dörtler, Gelik ve Beyti'nin altın yıllarıdır. Derken İstanbul'da 'Adana' kelimesi sık telaffuz edilir olur. Klasik et lokantalarına daha seyrek uğranır, mahalle kebapçılarıyla beraber Tike ve Köşebaşı'nın başı çektiği nispeten yüksek profilli dükkânlar, soğan/sarmısak endişelilerin de gözbebeği haline gelir. 90'ların ortasından itibaren 2000'li yıllar... Aynı dönemde bir koldan da suşi ilerliyordur. Lakerdayı ağzına koymayanlar hayatın anlamını suşide, saşimide bulur. Balık gazlanıyor, öğünlerin hafif geçiştirilmesi pompalanıyordur. Türkiye, Uğur Dündar'la yarışacak ikinci plastik-mumya figürünü bağrına basar: Mehmet Öz. Sağlık, terörize eder biçimde kutsanıyordur. Ve aranan düşman bulunmuştur: Kırmızı! Korkarak kaçılır. Kebapçılar en günahkâr haz yuvaları olarak yırtar ama olan, yıllar içinde zaten demode kalmış et lokantalarına olur. Ergenliğin ne denli travmatik yaşandığına bağlı acı ya da tatlı bir anekdot sahnesi olarak kişisel tarih koridorlarında kaybolmakla kalmaz, memleketin yeme-içme kronolojisinde de geriye düşerler.